Eğer
Geniş Açı'nın 49. (ve ne yazık ki sondan bir önceki) sayısı için
yazmakta olduğum yazıyı 'Fotoğraftaki
Buluşma: Arles' olarak hazırlamaya karar vermiş olmasaydım,
aşağıda sadece özetine yer verdiğim (ve kendi fotoğrafımla yakından
alâkalı olduğunu bilsem de, birçoğunuzun fotoğrafla ilişkilendiremeyeceğine
ve 'ne alâkası var ki!' diyeceğine emin olduğum) bir yazı yazacaktım.
Yazacaktım, çünkü bir/her fotoğrafın, 'şu' duygudan ya da 'şu'
düşünceden çekildiğinin adını koyamazsınız, zordur. Hatta koyarak
zorlama hayallere bile neden olabilirsiniz. Ancak o güne kadar
size katılmış sesler, sözler ya da yüzlerden derin izler taşır
çektiğiniz her bir kare. Fotoğrafı yapan sizseniz eğer, sizi yapan
şeylerden ayrı değildir görüntüleriniz. Ve her fotoğraf kendi
zamanını, pek çok şarkı(cı), pek çok yazar, bir sürü film, kitap,
günbatımı, gece karanlıkları, cevapsız onca soru, bir gülümseme,
pek çok sevgili, hiç görülmemiş bir yer, hiç bakılmamış bir duygu
ve sözle yapar. Aşağıdaki satırlarla birlikte tarihe sadece ufak
bir not düşmek ve bir gün, bir yerde bu yazıyı okuyacaklara, 2006
yılının Temmuz ayında yaşadıklarım(ız)dan kalanları ya da yaşayarak
biriktirdiklerimizin bir bölümünü aktarmak istiyorum. Onlar
ki, çok hayata dairler(di)...
Teşekkürler
Sezen Aksu - 28.07.06
Teşekkürler
Haris Alexsiu - 29.07.06
Teşekkürler
Duygu Asena - 30.07.06
Bu üç
kadına da birlikte geçirdiğim(iz) ve yaşadıkça da geçireceğim(iz)
onca güzel zaman, onca içimize işleyen şarkı, onca duygu, düşünce
ve söz için binlerce teşekkürler. Şarkılar bizi incitmeye yahut
yaşadıklarımız bize ihanet etmeye başladığında, yani giderek daha
çok yara almaya başladığımızda aynadan geçerken, tüm sözler ve
görüntüler boğazımıza bir bir düğümlenip bizleri sessizleştirdiğinde,
onların yüzü, şarkıları ve ne olursa olsun vazgeçmeyişleri hep
bir başka aydınlık oldu birçoğumuza, hiç umutsuzken bile,
hatırlayınca suretlerini... Teşekkürüm ve minnetim bu yüzden.
Başka.
Çünkü sözleri çok içeriden, şarkıları çok 'kendine ait' ve neredeyse
en korkulan, söz etmekten kaçılan ve esirgenen duygulardan, kendi
kuytularımızdan ve en çok da aşktan yola çıktıkları için. “Yaşamak
dediğinin üç beş mutlu andan ibaret” olduğunu bile bile, ağır
yaşamaya ve yaşatmaya meyilli olduğumuz kişileri ve zamanları,
kimi “dansöz dünya”yla, kimi “ikili delilik”le, kimi de “şarkı
söylemek lazım”la hafifleterek, her zaman olmasa da (yoksa onca
yoğun duygu, bunca çırılçıplaklıkta sözlere, melodilere nasıl
yansıyabilir ve bu kadar çok insanı aynı anda kendine katabilirdi!
Sezen Aksu’nun çok kendine aitliğinin sırrı
bence
burada gizli, keza Haris Alexsiu’nun da...) hayatı bir süreliğine
daha yaşanılır, daha sürdürülebilir kıldıkları için. Aşk şarkılara
çok yakışır. Dile gelmesi, katılması ve söyleyerek paylaşılması
hem daha kolay gibidir hem herkesindir ama bir yandan da bir cümleyle,
bir tınıyla hissettiklerine bu kadar çok insanı aynı anda ortak
edebilmek bir o kadar da zordur. Değil midir? Bir başka Sezen
Aksu var mıdır? Ya da bir başka Haris Alexiu? Yoktur ve S.A. böyle
dillendirmelerden söz edilmesini istemez. Ama ben yine de varlıklarıyla
ve yaptıklarıyla hayatımızda gerçek farklar yaratan bu kadınların
görünürlüklerini gözardı etmemek hatta kendileri sıkılsalar bile
yazmak ve hatırla(t)mak gerektiğini düşündüğüm için yazıyorum.
Hayatımızdaki
izleri derin, yaptıkları, düşündükleri ve söyledikleriyle, fark
yaratmış bir kadın değil miydi sevgili Duygu Asena? Otuz yıl boyunca
haksız bulduğu her şeye bütün sakinliğiyle ve tek başına karşı
çıkabilen, duruşuyla, bakışıyla bu kadar özgüvenli biri olduğunu
çok gecikerek, ancak ölümüyle birlikte fark ettiğim Duygu Asena’nın,
kadının adını ararken türlü kadınlık durumuna, aşka ve 'kadınlar
vardır, olmalıdır'a dair vazgeçmeden ve hemen her kadının içinde
kendinden bir parçayı rahatça bulabileceği bir dille ve yumuşaklıkla
söyledikleri uzun yıllar feministlerce hafif bulunup, erkeklerce
de (hele basın dünyasındaki sıkı anti-feministlerce) bıyıkaltı
bir gülümsemeyle alay malzemesi yapılmadı mı? Duygu Asena’nın
savundukları, düşündükleri ve bu topluma çoğu 'ilk' olarak söylediklerinin
ana fikri, kadınların kendi aidiyetlerinin peşine düşmesi üzerine
değil miydi? Son yolculuğunda yine pek çok ilk gerçekleşti. Ölüm,
bu coğrafyada belki de ilk defa onunla birlikte siyahlarla değil,
beyazla, Jan Garbarek ve Sezen Aksu’nun parçalarıyla karşılandı.
Tabutunun üzeri yeşil bir bez ve yemeni ile değil, sarı güllerle
kaplıydı ve en önemlisi de son yolculuğuna erkeklerin değil, kadınların
omuzlarında uğurlandı ve cenaze namazında ön safları türlü karşı
çıkmalara karşın kadınlar tuttu. Türkiye’de ve dünyada onu bilen,
tanıyan ve okuyan kadınlar olarak Duygu Asena’ya çok şey borçluyuz.
Kadınlara kadın olmak, kendi olmak üzerine çok şeyler söyledi,
kitaplar yazdı, konuşmalara katıldı, çok tepki gördü ama çok şey
de gösterdi. En mühimi de, o da Sezen Aksu gibi hayatı yapan asıl
şeye, aşka işaret etti durdu yaşamı boyunca. Hayatı aşkın yaptığına,
eğer kendimize yakınlaşmak istiyorsak duygularımızdan kaçmadan,
aşkla yaşamamız gerektiğini bizler gibi utangaç bir topluma hiç
bıkmadan söyledi durdu yazdıklarıyla (tıpkı İsveçli fotoğrafçı
Anders Petersen gibi). Daha söyleyecek çok sözü, yazacak çok
yazısı ve eminim yaşayacağı ne çok aşk vardı bizleri bu kadar
erken ve bu kadar eksik bırakıp da gittiğinde! Sevgili Duygu Asena
sarı güllerin seni korusun.
Fotoğraftaki
Buluşma: Arles
Yazımın
37. Arles Fotoğraf Buluşmaları'na değineceğim bu bölümünde tüm
sergileri, etkinlikleri, fotoğraf ve fotoğrafçıları değil, daha
çok genel izlenimlerimi, benim gözümden, Arles sokaklarında (ve
bir iki tane de Nice’te) çektiğim fotoğraflarla anlatmaya çalışacağım.
Fotoğrafseverlere önerim, imkân bulduklarında fotoğraf dünyasının
bu önemli buluşmasına mutlaka katılmaları, profesyonelce hazırlanmış
bir portfolyoyla birlikte Arles’a gidip görüşebilecekleri herkesle
görüşmeleri ve işlerini göstermeleridir. Çünkü Arles, fotoğrafta
ulusal olanda sıkışmayıp, uluslararası olana da katılabilmenin,
başka coğrafyalarda yapılan işleri de takip edebilmenin önemli
ayaklarından biri.
Güney
Fransa’nın Arles kentinde, 9 Haziran-17 Eylül 2006 arasında, bu
yıl otuz yedincisi düzenlenen ve toplam 76 sergiye ev sahipliği
yapan Arles Fotoğraf Buluşmaları’nın misafir sanat yönetmeni Fransız
sinemacı, yazar ve fotomuhabiri Raymond Depardon’du. Depardon,
Doisneau’dan Cartier-Bresson’a, kendi ülkesinin estetik geleneğine
karşı çıkarak oluşturduğunu söylediği sergilerde, Amerikalı fotoğrafçıların
yanı sıra öncelikli olarak Fransız
fotoğrafçılarının çalışmalarına yer vermişti.
Le Monde’da
13 Temmuz’da 'Arles’da İşlenen Cinayet' başlığıyla yayınlanan
yazıda, Depardon’un bu buluşmayı hazırlarkenki asıl niyeti şu
sözlerle aktarılıyordu: “Cartier-Bresson’un mükemmel simetrisi,
Doisneau’nun ve hümanistlerin duygusallığı beni ilgilendirmiyor.
Otuz yıl boyunca bana, ‘Neden Cartier-Bresson ya da Doisneau yapmıyorsun’
diye soruldu. Sanki benim kuşağımın üzerine kurşun dökülmüş gibi.
Kafamızı hep ölümsüz Fransa ya da karar anı ile ütülediler. Ben
genç fotoğrafçılara aynı eziyeti çektirmek istemiyorum. Benim
programımda öfke var.” Depardon insanları Fransa’ya değil, Amerika’ya
bakmaya davet ediyor ve ‘Beni etkileyenler’ dediği yirmi kadar
Amerikalı fotoğrafçının Espace Van Gogh'taki sergisini keşfetmesi
istiyor onların. Bunların arasında ‘kahramanlarım’ dediği Walker
Evans ve Robert Frank en önemli fotoğrafçılar.
Biri
son savaştan önce, diğeri sonra etkili olan bu iki fotoğrafçı,
Amerikan peyzajını ve insanlarını, 'pitoresk, nostaljik ve egzotik'
olanı tamamen gözardı ederek fotoğrafladılar. Her türlü duygusallığı
reddettiler ve insan yüzleri kadar şehir işaretlerine uzaktan
ya da yakından, umutsuz ya da canlı bir bakışla baktıklarında
konuyu tam cepheden hedeflediler.”
Kendi
adıma Depardon’un öfkesini bir tek ve en güçlü olarak -adı ve
işleri basında nedense fazla yer almasa da- Anders Petersen’in fotoğraflarında hissetmeme rağmen
başrol yukarıdaki alıntıda iddia
edildiği gibi sadece Amerikan fotoğrafçılarının değil Fransız
ve Amerikalı fotoğrafçıların ortaklığındaydı.
Arles,
4-9 Temmuz 2006 tarihleri arasındaki profesyonel haftada oldukça
kalabalıktı. Arles’a ilk defa katılan biri olarak, Le Monde’un
Depardon’un bu buluşmada karmaşık bir soyağacı oluşturduğu yorumuna
fazla katılamadım. Genel olarak baktığımda, ruhu fazla canlı olmayan,
yeni bir sözü, özel/yeni/bilmediğimiz ya da şaşırtan bir bakışı
olmayan ve belki de bu yüzden beni o kadar heyecanlandırmayan
fotoğrafları ve sergileri bir süre sonra görev icabı gezmekte
olduğum duygusuna kapılınca itiraf edeyim ki bıraktım. Beni etkileyen
işler ve fotoğrafçılar arasında Dominique Isserman’nın
bir kilise içinde, biri enine diğeri de boyuna 2 dev ışıklı panoda,
bir dia gösterisi şeklinde sunulan 'Postcards' başlıklı,
iyi bildiğimiz siyah beyaz moda fotoğraflarını; Lorenzo Castore’nin
'Paradiso' başlıklı Küba fotoğraflarını; Sarah Moon’un
'Red Thread' fotoğraflarını ve Gilles Leimdorfer’in,
'Que Reste-t-il.....?' (Geriye Ne Kaldı?) başlıklı
sergisini sayabilirim. Aşırı sıcak ve nemli havanın da etkisi
azımsanır gibi değildi ve hayatı neredeyse durma, düşünememe noktasına
getirmekteydi ama yine de örneğin 2004’te Londra’da Photographers
Gallery’de ilk kez görüp çok beğendiğim, defalarca gidip izlediğim
David Goldblatt'ın Arles’da yine bir Güney Afrika portresi
olarak oluşturulmuş retrospektifinden o kadar etkilenmedim. Keza
Arles’da çok konuşulan, Paul Graham’ın 'American Night'
başlıklı sergisinin de beni Josef Koudelka’nın Camargue
(1) ve Anders Petersen’in 'About
Gap and Saint-Etienne' (Boşluk Hakkında ve Saint-Etienne)
fotoğrafları kadar etkilediğini söylemem zor. Bunda belki de benim
şu anda fotoğrafla ilgili kafamdaki bir sürü cevapsız sorunun
ve git-gellerin de etkisi olabilir. Bu yüzden kimseyi hiçbir şekilde
suçlamadan ve etkilemeden, başlarken söylediklerimi burada da
tekrarlıyor ve böyle kapsamlı bir buluşmaya, fotoğraf yapmak isteyen
ve yapan herkesin katılmasının ufuk açıcı olacağını düşündüğümü
söylemek istiyorum. Tek bir nedenle: Dünyaya başka/bilmediğimiz
bir yerlerden de bakabilmek; bir tek Türkiye’deki fotoğrafa sıkışarak
kendimizi fotoğraf yaptığımız konusunda kandırmamak; başka gözlerin,
yaşamların tanıklığıyla soruları, korkuları, bakmaları çoğaltabilmek
yani kısaca kendi fotoğrafımıza yakınlaşabilmek için...
(Yukarıdaki
cümleden, kendimize bakmanın en etkili yolunun Türkiye dışında
yapılanlara bakmak olduğunu söylediğim ve bitmez tükenmez bir
yabancı hayranlığı içinde olduğum sanılmasın ama artık tutuculuklardan
sıyrılmanın ve başka coğrafyalara uzanmanın ve orada yapılan işlerle
de ilgilenmenin zamanı olduğunu, hatta geç bile kalındığını kimbilir
kaçıncı keredir yazıyorum ama tam yeri gelmişken bir daha vurgulamak
istedim ilgileneceklere...)
laleper
aytek ağustos 2006 bodrum
(1)
Camargue, Güney Fransa’da, Arles’ın güneyinde bir yöre.
|