Bir önceki
sayıda, bu köşeden “açık mektup” başlığıyla yayınlanmış olan yazıma
18 Temmuz 2005 tarihinde Bileşim Yayınevi’nin editörü Adnan Genç’ten
bir cevap geldi. E-posta ile gelen cevap ekli bir mektup ve şu
ön yazı ile hem bana (ve her nedense) hem de Geniş Açı’ya hitaben
kaleme alınmıştı :
"Çok kızgınım" diyebilseydim, yapacaklarımı
(inanın aklınızın al-a-mayacağı ölçülerde) yapabilirdim. Ama kırgınım...
Çok kırgınım... Ekteki mektubu elbetteki yayımlamanızı bekliyorum.
Yok, değilse... Paşa gönlünüz bilir... Gördüğümde selamlaşmayız
olur biter...
Adnan GENÇ
Editör
Bileşim Yayınevi
Aşağıda Adnan Genç’in benim, “açık mektubuma” cevaben
kaleme aldığı, “ ‘Ben yaptım oldu’ ahvadından değilim” başlıklı
yazısını okuyacaksınız ama ondan önce konuyla ilgili önemli bulduğum
birkaç noktayı daha okurla son olarak paylaşmak istiyorum. Mektup
da cevabı da yayınlandığına göre kendi adıma bu konu üzerine bu
köşeden başka bir şey yazmayacağımı da eklemek istiyorum.
Adnan Genç’in, beni “şıracı” olarak tanımladığı satırlarındaki
derin öfke ve alınganlık dozu, benim, “açık mektup” yoluyla yayınevine
hitaben kaleme aldığım ve fotoğraf üzerine yayıncılık anlamında
daha iyi olanı yapmaya dair tespit, çağrı ve eleştirilerimi okurla
da paylaşmamın sadece kişisel bir saldırı olarak algılanması ve
ardından da bir karşı saldırı uslubuyla cevaplandırılması, aksi
olsa gidebileceğimiz bir arpa boyu yolun önünde (yıllardır) duran
en büyük engelin kendisi olduğunu bana bir daha düşündürttü.
Böyle bir “açık mektubu” kaleme alırken, iki benzemezi yani Adnan
Genç’in yayıncılık deneyimiyle kendi fotoğrafçılık deneyimimi
karşılaştırmayı hiç düşünmemiştim, ne de 2 sayfada bir güç gösterisi
yapmayı. Niyetim ve isteğim hiç de bu yönde değilken Adnan Genç’in
düşüncelerimi yalnızca, “bunca yıllık mesleki görgüsünün bir çırpıda
hırpalanması” olarak okuması çok üzücü.
Bir diğer nokta; Geniş Açı’daki “piramit” adlı köşemde
2 küsur yıldır yayınlanmakta olan tüm yazılarımda olduğu gibi,
derginin 42. sayısında yer alan “açık mektup” başlıklı yazımdaki
düşüncelerim de sadece ve sadece bana aittir ve bir tek beni bağlar.
Geniş Açı’nın bugüne kadar bana (ve eminim diğer köşe yazarlarına
da) müdahale etme ya da yönlendirme gibi bir duruşu, anlayışı
hiç olmadı. Olsaydı uyuşamaz, birlikte çalışmayı sürdüremezdik.
Ve eğer Geniş Açı Adnan Genç’in yazısında sözettiği gibi reklam
karşılığında haber yapan anlayışta bir yayın organı olsaydı herhalde
uzun zamandır ekonomik çıkmazda olmaz ve son sayısıyla birlikte
başlatıp, neredeyse son çare, bir çıkış noktası olarak gördüğü,
“fotoğraf al destek ver” kampanyasına gerek duymazdı!!!
“Açık Mektup” un giriş bölümü aslında daha uzundu.
Eğer yer problemimiz olmasaydı yazıda aşağıdaki satırlar da yer
alacaktı. Yakından ilgili olduğunu düşündüğüm için geçen yazıda
çıkarmak zorunda kaldığımız bölümü Eleştiriye (her zaman olduğu
gibi bugün de) Sıfır Tahammül başlığıyla buraya alıyor ve ardından
da sözü Adnan Genç’in mektubuna bırakıyorum:
Türkiye’de fotoğraf dünyası -pek çok alanda olduğu
gibi- eleştiriye fazla açık bir dünya değildir. Türkiye’de bazı
fotoğrafçılar vardır ve onların hep en iyi, en doğru, en güzel
fotoğrafları çektikleri koşulsuz ve süresiz kabul edilir. Bu fotoğrafçılar
ya da fotoğrafları üzerine, konuşulması, yorum yapılması, düşüncelerin
beyan edilmesi hoş karşılanmaz. Daha doğrusu yakışık almayacağı
düşünülür! Böyle olunca da, yazılanların okuyana herhangi bir
farklı ufuk açmaktan uzak, çoğu duyuru-haber niteliğinin bir adım
ötesine geçemeyen düz, renksiz ve kimliksiz yazılar dergi sayfalarındaki
yerini alır. Bu gizli anlaşmayı bozarsanız hoşlanmazlar sizden.
Soru: 1 Böyle yazı ve yorumların insanları demotive ettiği ve
heveslerini kırdığı mı düşünülür? Soru: 2 Yoksa onların hevesleri
hoşlanmadıkları her sözle kırıldığında Türkiye’de fotoğrafın ilerleyemeyeceğine
mi inanılır? Oysa bu tür hayırlı kırılma noktaları değil midir
fotoğraf gibi kişisel bir alanda fotoğrafçıyı ve fotoğrafını o
güne kadar bilmediği bakmalara yöneltecek olan? Kendine ve yaptıklarına
sürekli hayranlığın ne fotoğrafa ne de fotoğrafçıya bir hayrı
dokunur. Ne(ler) yap(a)madığını görmek, duvarlara çarpmak, bütün
soruların cevabını bilmemek, soru ve kuşkuları çoğaltmak, başka
yapmaların gerçek habercisi değil midir? “Ne değilmişim” sorusunun,
“ben neymişim be abi!”den daha sahici, daha içerden bir dönüşümün
ilk sorusu olduğuna inanırım. Çünkü kendine hayranlığın insanı
kör eden, baktığını görmesine (başta kendini) engel olan bir yanı
vardır. İnsanların sadece iyi sözlerle ve pohpohlanarak motive
olabildiği tek ülke Türkiye midir diye merak ediyorum sıklıkla?
Oysa fotoğraf dünyası artık çocuk değil, bu ülkede fotoğraf yıllardır
yapılmakta. Çok iyi fotoğrafların yanısıra hergün yüzlercesine
maruz kaldığımız tektip, birbirine çok benzeyen fotoğraflar da
çekilmekte. Ama fotoğraf olarak izlediklerimize dair düşüncelerimizi
açık açık konuşup, yazamadıkça, sözlerin çoğunlukla kişisel dedikodular
düzeyinde ve kapalı kapılar ardında devam ettikçe, hem birbirimizi
daha az seveceğimizi, hem de giderek birbirinin benzeri fotoğraflardan
oluşan birörnek bir dünyanın içinde daha da sıkışacağımızı hatta
sıkıştığımızı düşünüyorum. “Farkı fark yaratır” düşüncesinden
hareketle; farklı bakmayı, görmeyi, algılamayı, yorumlamayı ve
bu farklılığı fotoğrafa aktarmayı gerçekleştirebilmenin önemli
yollarından biri de, katılmasak ya da hoşlanmasak bile farklı
olana, hayatımızda, düşüncelerimizde bir yer, bir alan açmak ve
o düşünceler üzerine de tartışmak değil midir?
Geniş Açı’nın kampanya yazısının son cümlesi gerçek
olsun ve “sonuçta kazanan fotoğraf olsun” diyorum.
Açık Mektup’ cevap:
“Ben yaptım oldu”
ahvadından değilim…
ADNAN GENÇ
Her yayınevinin başına gelebilecek kimi abuklukları;
-ki, bunlara ister işletme yönetimi deyin, isterseniz de (bütünlüklü
olarak her tarafı kapsayan) kimi ilişkilerdeki kaotik durumlar
deyiverin-, hayatta böyle anlam veremediğimiz gelişmeler olabiliyor.
Bu mektubu hem GenişAçı yöneticilerinin hem de Laleper
Aytek'in ortaklaşa aldıkları bir yanıt olarak kabullenmelerini
istiyorum deyip, devam edeyim... Sözü edilen üç kitaptan önce
de fotoğraflı kitaplarımız vardı, sonrasında da oldu ve devam
da ediyor... Her zamankinden daha çok özenmeye çalışarak bunu
sürdürüyoruz. L.Aytek'in sözünü ettiği iki kitapta ne yazık ki
kimi kusurlar oldu. Ama bütün bunları telafi ettik. Hızla -olabildiğince
hızla- kitapları piyasadan geri çektik... Zaten piyasaya 1000
kitabı birden veremezsiniz, ortalama kitaplar için makul sayı
400 adettir. Bunlar çekildi ve yerine bu miktarda yeni baskılar
yapıldı, dağıtıldı. Yazarlarımızla zaten daima süregiden yazışmalarımız
ve konuşmalarımız akabinde; olabildiğince iyileştirmeler yapılmıştı.
Oysa hayat gerçekliği, bizim yaşadığımız bu gerçekliği ‘her saniye’;
yaşayanların yüzüne (haksızca ve en azından zamansızca) çarpıldığı
bir düzlemde gelişmiyor… Böylesi insani değil… Ben her saniye
kurulan laftan alınmadım, alınmam da. Ama yer ve zaman gözetilmeden
kalem oynatınca hak etmemiş olduğumu düşündüm…
Redaktif okuması doğru düzgün yapılmamış, tashih
meselesinde pek özenilmemiş, değişik gramaj kağıtları aynı kitapta
kullanarak şeklişemali bozuk baskıları yapılmış ve giderek kapak
ve iç mizanpajı konusunda neredeyse hırsızlama 'esin' kullanılmış
uygulamaları piyasaya vermiş yayınevleri varken, sıkıntıyı telafi
etme çabası gösteren bizler için lafınız bana ağır geldi. Ağır
geldiği kadar manasız da... Manasız kısmı hem yazarımıza hem de
dergi yöneticilerine... Önce dergi yöneticisi arkadaşlarıma: Madem
şahsen adımın da geçtiği bir mektup yayımlıyorsunuz; yanıt hakkının
-herhalde bunu doğal karşılıyorsunuzdur- kullanılmasını esirgememeliydiniz...
Yanıtım (kazara) bu sayı çıkmazsa, (periyodu düşünün) aradan bir
mevsim geçecek... Sayenizde aldığım dersle (!) kalacağım... Üstelik
de şıracının şahidi olarak (eski ortağım, Fotoğrafevi'nin sahibi)
‘hikmeti kendinden menkul’ H.Ş. gösterilecek. Buldunuz erbabını!...
'Kol kırılır yen içinde kalır' pozisyonunu zaten aşan bir tartışma,
dedikodu ve 'her duyduğuna bin katan bir ahvadın evlatları olarak'
bir çok insanın ağzına malzeme olmuştuk. Herkesi tek tek arayarak,
"Aman ha, aslı böyledir" dememe karşın, bir derginin
iki sayfasının hükmüne karşı duramayacağım... Gücünüzü iyi kullanmadınız...
Laleper’e son bir söz; gerçekten her aşamayı seninle konuştuk,
yazıştık… Bütün sorunlarımızın nedenini ve giderilme yolunu biliyorduk.
Düzenledik ve yeni baskılar yaptık… Senin fotoğrafçılık deneyim
kadar benim de yayımcılık deneyimim var… Terazi bu kadar kolay
mı çalışıyor… Sana da teessüf ediyorum.
Son Söz…
Biliyorsunuz, fotoğraflı kitap yüksek maliyetler içeren bir iştir…
Sponsorunuz yoksa, satışı bağlamında geri dönüşü çok zor hatta
mümkün olmayan bir işe para yatırmış olursunuz… Bırakın kağıtçıyı,
matbaacıyı; yazarınıza bile telif öderken zorlanırsınız. Ama kitabı
yapmanın değerini bilerek binlerce lirayı yatırırsınız… İnsan
kalitesi de önemlidir. İyi yazar/çizer/çevirmen/fotoğrafçı arayışı
içinde olmak; teknik ve kreatif kaliteyi belirli düzeye taşıyabilmek
kesinlikle çok zordur. “Deveye hendek atlatmak” ne demekse, bu
işler de böyledir. Hele hele sektörel yayıncılık yapmak; “ben
yaptım oldu” fikrinden uzaklaşmış, nesnel ve ilkeli yayıncılık
bağlamından bihaber olmayan yayıncı bulmak da zordur. Sıkıntılarını
giderme konusunda dergi yöneticilerine kolaylıklar dileyerek…
Okura not: Bunca yıllık mesleki görgümün bir çırpıda hırpalanması
karşısında hızla bir yazı kaleme aldığım için özür dilerim. Üzerine
üç ay düşünemeyeceğim… Herkese esenlikler…
|