Geniş Açı’ya
25.sayıyla birlikte katılmış, 24 sayı boyunca bu köşeden fotoğraf
üzerine düşündüklerini fotoğrafseverlere aktarmış biri olarak,
bu yıllarla ilgili önce kendimle (sonra belki biraz da sizlerle)
kısa bir hesaplaşmaya girişmek, ardından da geride kalanlara,
kalacaklara, biriktirdiklerimize ve biriktiremediklerimize, dergiyle
birlikte benim için de bir anlamda “son” olan bu yazıyla kısaca
bir göz atmak istiyorum:
BİR: üzgünüm, hem
de çok.... durumu dramatize etmek niyetinde değilim ama eğri oturup,
doğru konuşacak olursak, fotoğrafın artık hayatlarımızın tartışmasız
vazgeçilmez bir parçası olduğu (dijital teknoloji bu süreci
inanılmaz hızlandırdı, bugün artık her cepte bir fotoğraf makinası
var ve de sayısız fotoğraf!!!) bir yüzyılda, gerek içeriği
ve gerekse tasarımıyla yani bir bütün olarak örneklerinden açık
ara önde olabilmiş bir derginin 50 sayı yayınlandıktan sonra,
Türkiye’de bugüne kadar yayınlanan neredeyse tüm fotoğraf dergileriyle
–ki bir elin parmaklarını geçmez- aynı kaderi paylaşıyor
olmasından dolayı üzgünüm. Bazı şeylerin, -özellikle de bu
kadar az iseler- yaşatılmasındaki, sürdürülmesindeki beceriksizliğimizden,
çoğu zaman hiçbir sıkıntı duymaksızın söylediğimiz, “biri gider,
diğeri gelir!” kıymet bilmezliğimizden ve bir de unutmayı
şiar edinmiş belleksizliğimizden dolayı da öfkeliyim.
İKİ: Böyle bir
son’da, -tek neden finansal olmasa da, her yayında olduğu gibi
burada da kaynak bulunamayışının belirleyici olduğu hepimizin
malumu- doğrudan olmasa da, özellikle bu dergiye az ya da
çok katkıda bulunmuş fotoğrafçılar olarak bizlerin de payı olduğunu
düşünüyorum.
ÜÇ: Fotoğraf sektöründen
ya da dışından Geniş Açı gibi fotoğraf üzerine, “ayrı” bir sözü
olan, soru soran, tepki alacaklarını bilmelerine ve almalarına
rağmen, birörnekliğin sığlıklarında dolaşmayı, cesaretle reddeden
bir yayına sırf prestij için bile sponsor olunabilecekken (ya
da bu benim iflah olmaz iyi niyetim!!!), Geniş Açı’nın bu
kadar desteksiz kalmış olmasını kabul edemiyorum (Sayın fotoğrafçı,
“hangi dünyada yaşıyorsunuz? diye sorabilirsiniz ve böyle bir
soruyu hakediyorumdur da!). Derginin bu sahiplenilmemişliğini
pekçok insan, Geniş Açı’nın yani Serdar ile Refik’in, sektör içi
ve dışındaki kişi ve kurumlarla aralarındaki mesafeli ve biraz
da esnekliği az olan tutuma bağlayabilirse de, ortada bu kadar
farklı, fotoğrafa bir tek Türkiye’den değil ama dünya penceresinden
de bakabilen (bu söylediğimi ısrarla ve yıllardır yabancı hayranlığıyla
karıştırmanın bendeki karşılığı; böyle yapılarak konu milliyetçi
boyutlara kadar taşınmakta -fotoğraf evrensel bir dil değil miydi?-
ve bir tek ulusal yani yerel olana indirgenmeye, hapsedilmeye
çalışılarak ta, Türkiye’de zaten geleneği olmayan fotoğrafın gelişmesi
engellenmektedir!.) kendini kanıtlamış bir proje olduğu
için, yaklaşımın bir yandan niye, “ayinesi iştir kişinin, lafa
bakılmaz.” ol-a-madığını, bir yandan da, acaba dergi tarafından,
biraz daha farklı bir çaba gösterilseydi, suyun akış yönü değiştirilebilir
miydi diye de merak ediyorum. Bu kadar yıl, Serdar’la, Refik’in
gerçekten alkışlanası çaba ve katkılarıyla sürdürülen, her sayıda
bizleri bir başka bakmaya ya da o güne kadar peşinden gidilmemiş
bir diğer meraka yönlendirebilen yaklaşımları böylesi açık ve
koşulsuz bir desteği haketmiyor muydu? Bence ediyor(du) ama yüzü
dünyaya da dönük bir yayın olduğu için (bazı fotoğrafçılar
bunu Türkiye’deki fotoğrafı es geçmek olarak alıyorlarsa onlara,
Geniş Açı’nın genç Türk fotoğrafı için önemli bir kazanım olduğunu
düşündüğüm, Genç Soluklar (I ve II) projesine bakmalarını
öneririm.) Geniş Açı’dan hazetmeyen, ilgilenmeyen pekçok kişi,
kurum ve fotoğrafçı olduğunu biliyorum.
Evet, 50 sayı ve neredeyse
10 yıl geride kaldı. Yaklaşık 6 ay kadar önce fotoğraf yazılarıma
(bugünden ne kadar olacağını kestiremediğim) bir süre ara
verme kararı almış olmakla birlikte, 50.sayının son sayı olacağını
öğrendikten sonra bu kararımı (geçen hafta bu sözümü tutamayarak
istek üzerine Cumhuriyet dergi için yazdığım, “Rodchenko” yazısı
hariç) 2 sayı erteledim. Bu yıllar içinde, kimi anlaşılır
ama çoğu zaman uzunluğu ve devrik yapısıyla anlaşılması zor hatta
bazen imkansız cümlelerimle (yazdıklarımı her defasında bıkmadan,
usanmadan okuyan, düzelten ve eli yüzü düzgün hale getiren sevgili
Gül, bu bölümün en büyük teşekkürü sana) ama fotoğrafa hep
farklı yerlerden bakmaya çalıştım. Söylenmemişin, çekilmemişin
ya da şimdiye kadar öyle bakılmamışın peşinde olursunuz da, yakalaması
zordur, tam, “işte o an!” dediğiniz noktada, tanımadığınız uzaklıklar
araya girer ve başa dönersiniz. Bu süreç, ancak dönüşerek çoğaldığında
hayırlı görüntülere vesile olur ve görüntü avcısının bize gösterdiklerini
kendine ait kılar. Eğer bu yap-boz, vazgeç(me)-geri dön(me) süreci
yaşanmıyorsa, karşımızdaki ne yazık ki fotoğraf değildir. Çünkü,
fotoğraf, rehavet içinde, her hoşa giden kare tespit edildiğinde
gelmez. Kendine ait fotoğrafın peşinde olmak, her fotoğrafçı için
sürprizlerle dolu ve zor bir yolculuktur, gün gelip tökezlemek,
kimi vazgeçmeyi istemek, kimi “hiç olmuyor!” ümitsizliğine kapılmak
ama yine de vazgeçmemek.... Bir gün, bir bakarsınız fotoğraf,
en olmadığını düşündüğünüz anda, yorgunluktan bitap düşmüşken
karşınıza çıkar ve içinize ayna tutar. Fotoğraf, bu sebeple hem
çok zordur, hem de bazen de saniyenin binde biri kadar yakın!
O gün, o anda ve orada olmak önemlidir ama o kadar an içinden
hangi anı, ne şekilde tespit ettiğiniz de çok önemlidir. Dilerim
ben de, bugüne kadar yazdıklarım ve çektiklerimle, bir kişinin
bile olsa aklını karıştırabilmiş, içindeki kendine ait görüntülere
ayna tutmasına yardımcı olabilmişimdir.
Yazdıklarıma en açık tepki
ve geri dönüşü, yarışmanın jüri üyelerinden biri olarak Kodak
Fotoğraf Yarışması’na (2005), gönderilen fotoğraflar üzerine söylediklerime
almıştım. (1) (Serdar: hangi sayıda yazdığımı hatırlamıyorum ama dipnot olarak
yazsak çok iyi olur!!!) Katılımcılar yazdıklarımla
kendilerini demotive ettiğimi (en yapmak istemediğim şey)
söylemişlerdi. Bugün olsa gene aynı şeyleri söylerim çünkü eğer
ard arda karşınıza gelen yaklaşık 8000 adet görüntünün ancak 3-5
tanesinin fotoğraf tadına yaklaştığını düşünüyorsanız, burada
aksayan, gitmeyen bir şeyler var demektir. Bu gitmeyen şeyleri
yıllardır konuşmaktan kaçtığımız, “fotoğrafın gerçekte neresindeyiz?”i,
bir türlü ve açık yüreklilikle tartışıp, konuşamadığımız içindir
ki, Türkiye’de yıllardır ısrarla fotoğraf gibi görüntülere maruz
kalıyoruz. Artık neyin olmadığını görmenin, buradan yola çıkarak,
neyin, nasıl olması gerektiği üzerine sorular sormanın ve cevaplarını
aramanın zamanının geldiğini hatta geç bile kalındığını düşünüyorum.
Ve kendini fotoğrafla ilgili gören herkese biraraya gelerek: bu
sorgulamaya, 1.Uluslararası İstanbul Fotoğraf Bienali (15 Eylül-30 Ekim 2006, İFSAK) gibi kapsamlı
ve somut bir etkinlikten yola çıkarak başlamayı öneriyorum! (2)
Fotoğrafla geçen 20 küsur
yıl bana iki şey öğretti:
- Fotoğrafın “dışardan”
çok “içerlerde” bir yerde saklı bir “iç yolculuk” olduğunu ve
kendime ait fotoğrafa ancak kendi sınırlarımı görebildiğim yerde
yak(ın)laşabileceğimi,
- “Less is more”
yani az olan çoktur’un benim için bir hayat ve
fotoğraf sözü, felsefesi olduğunu.
“Çok” her şeyde olduğu
gibi fotoğrafta da, kaybolmanın, körleşmenin ya da karmaşanın
kapılarını aralamaktan başka bir işe yaramıyor. Yazmak, son yıllarda
benim için böylesi bir karmaşaya neden oldu. Yazdıkça ya da yazmaya
zaman ayırdıkça fotoğraf çekmeyi azalttığımı, ertelediğimi farkettim.
Az fotoğraf çekmemin asıl nedeni belki tek başına yazmak değildi
ama dikkatimin dağılmasına neden oldu ya da ben böylesi bir kaçaklığa
yazıyla kılıf hazırladım. Sonuç o kadar da kötü olmadı, bu yazılar
kitap oldu, “Kendine Ait Bir Fotoğraf” oldu (Bileşim
yay., Şubat 2004). Giderek yazıdan hoşlanmaya başladım, kelimelerle
oynamanın, dünyalar kurup, bir fikri, birbirine hiç benzemeyen
pekçok farklı cümleyle ifade edebilmenin zengin dünyasında gezinirken,
kelimelerin gücüne daha da hayran oldum. Yazmak, anlatmak, o kelimeye
değil de, bu kelimeye karar verip, kendine ait bir uslubun, dilin
peşinde koşmak ta bir o kadar keyifli ve bırakması zor bir yolculuk.
Ama galiba artık biraz daha fazla saf olan fotoğrafla, fotoğraf
çekmekle buluşmanın, yüzleşmenin, görüntüyle yalnız kalmanın zamanı
geldi. Kendi sınırlarımı zorlamanın, sınamanın, sıkılmanın, makinamı
elime alıp uzun yolculuklara çıkmanın ve çok fotoğraf çekmenin
zamanıdır. Ve asıl önemlisi de, Anders Petersen’in çok haklı olarak
söylediği gibi, görüntüyle elele verip, “içimdeki çocuğu ortaya
çıkarmanın”. Az olana yaklaşmak için, samimiyet ve çırılçıplaklıkla
harekete geçmenin ve görüntüyle aramdaki perdeleri bir bir kaldırarak,
dünyaya, -arada kendime küçük notlar alacak olsam da- yazarak
değil daha çok fotoğraf çekerek bakmanın. Yazmaya bu yüzden belki
de uzun bir süre ara vermek istiyorum.
Başa dönecek olursam,
Geniş Açı’dan hepimize pekçok şey kaldığını düşünüyorum. Geniş
Açı öncelikle ufkumuzu genişletti, sınırları zorladı, görüntünün
üretildiği ama bilmediğimiz coğrafyalara ve fotoğrafçılara uzanarak,
oldukça geniş bir yelpazeden hem Türkiye’deki, hem de dünyadaki
fotoğrafı kucaklamamıza vesile oldu.
Son söz olarak, sevgili
Serdar ve Refik’i yüce gönüllülükleri ve fotoğrafa katkıları nedeniyle
kutlamak istiyorum. İyi ki vardılar, iyi ki Geniş Açı’yı yayınladılar.
Bir süre sonra, bu sefer bir başka biçimde ama yine karşımıza
çıkmalarını ve vazgeçmemelerini ümid etmek istiyor ve onlara çok
teşekkür ediyorum.
Laleper
Aytek
Ekim 2006 Bodrum-İstanbul
(1)
(2)
|