Fotoğrafçı
Fotoğraf Fotoğraflar Portfolyolar Yazılar Laleper aytek Ana Sayfa  Sergiler Laleper Aytek Laleper Aytek
Şubat 1997’den bu yana, 50 sayı, 2 özel sayı, 9 yıl, 9 aydan.... Geriye Kalanlar?

Geniş Açı’ya 25.sayıyla birlikte katılmış, 24 sayı boyunca bu köşeden fotoğraf üzerine düşündüklerini fotoğrafseverlere aktarmış biri olarak, bu yıllarla ilgili önce kendimle (sonra belki biraz da sizlerle) kısa bir hesaplaşmaya girişmek, ardından da geride kalanlara, kalacaklara, biriktirdiklerimize ve biriktiremediklerimize, dergiyle birlikte benim için de bir anlamda “son” olan bu yazıyla kısaca bir göz atmak istiyorum:

BİR: üzgünüm, hem de çok.... durumu dramatize etmek niyetinde değilim ama eğri oturup, doğru konuşacak olursak, fotoğrafın artık hayatlarımızın tartışmasız vazgeçilmez bir parçası olduğu (dijital teknoloji bu süreci inanılmaz hızlandırdı, bugün artık her cepte bir fotoğraf makinası var ve de sayısız fotoğraf!!!) bir yüzyılda, gerek içeriği ve gerekse tasarımıyla yani bir bütün olarak örneklerinden açık ara önde olabilmiş bir derginin 50 sayı yayınlandıktan sonra, Türkiye’de bugüne kadar yayınlanan neredeyse tüm fotoğraf dergileriyle  –ki bir elin parmaklarını geçmez-  aynı kaderi paylaşıyor olmasından dolayı üzgünüm. Bazı şeylerin, -özellikle de bu kadar az iseler- yaşatılmasındaki, sürdürülmesindeki beceriksizliğimizden, çoğu zaman hiçbir sıkıntı duymaksızın söylediğimiz, “biri gider, diğeri gelir!” kıymet bilmezliğimizden ve bir de unutmayı şiar edinmiş belleksizliğimizden dolayı da öfkeliyim.

İKİ: Böyle bir son’da, -tek neden finansal olmasa da, her yayında olduğu gibi burada da kaynak bulunamayışının belirleyici olduğu hepimizin malumu- doğrudan olmasa da, özellikle bu dergiye az ya da çok katkıda bulunmuş fotoğrafçılar olarak bizlerin de payı olduğunu düşünüyorum.

ÜÇ: Fotoğraf sektöründen ya da dışından Geniş Açı gibi fotoğraf üzerine, “ayrı” bir sözü olan, soru soran, tepki alacaklarını bilmelerine ve almalarına rağmen, birörnekliğin sığlıklarında dolaşmayı, cesaretle reddeden bir yayına sırf prestij için bile sponsor olunabilecekken (ya da bu benim iflah olmaz iyi niyetim!!!), Geniş Açı’nın bu kadar desteksiz kalmış olmasını kabul edemiyorum (Sayın fotoğrafçı, “hangi dünyada yaşıyorsunuz? diye sorabilirsiniz ve böyle bir soruyu hakediyorumdur da!). Derginin bu sahiplenilmemişliğini pekçok insan, Geniş Açı’nın yani Serdar ile Refik’in, sektör içi ve dışındaki kişi ve kurumlarla aralarındaki mesafeli ve biraz da esnekliği az olan tutuma bağlayabilirse de, ortada bu kadar farklı, fotoğrafa bir tek Türkiye’den değil ama dünya penceresinden de bakabilen (bu söylediğimi ısrarla ve yıllardır yabancı hayranlığıyla karıştırmanın bendeki karşılığı; böyle yapılarak konu milliyetçi boyutlara kadar taşınmakta -fotoğraf evrensel bir dil değil miydi?- ve bir tek ulusal yani yerel olana indirgenmeye, hapsedilmeye çalışılarak ta, Türkiye’de zaten geleneği olmayan fotoğrafın gelişmesi engellenmektedir!.) kendini kanıtlamış bir proje olduğu için, yaklaşımın bir yandan niye, “ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.” ol-a-madığını, bir yandan da, acaba dergi tarafından, biraz daha farklı bir çaba gösterilseydi, suyun akış yönü değiştirilebilir miydi diye de merak ediyorum. Bu kadar yıl, Serdar’la, Refik’in gerçekten alkışlanası çaba ve katkılarıyla sürdürülen, her sayıda bizleri bir başka bakmaya ya da o güne kadar peşinden gidilmemiş bir diğer meraka yönlendirebilen yaklaşımları böylesi açık ve koşulsuz bir desteği haketmiyor muydu? Bence ediyor(du) ama yüzü dünyaya da dönük bir yayın olduğu için (bazı fotoğrafçılar bunu Türkiye’deki fotoğrafı es geçmek olarak alıyorlarsa onlara, Geniş Açı’nın genç Türk fotoğrafı için önemli bir kazanım olduğunu düşündüğüm, Genç Soluklar (I ve II) projesine bakmalarını öneririm.) Geniş Açı’dan hazetmeyen, ilgilenmeyen pekçok kişi, kurum ve fotoğrafçı olduğunu biliyorum.

Evet, 50 sayı ve neredeyse 10 yıl geride kaldı. Yaklaşık 6 ay kadar önce fotoğraf yazılarıma (bugünden ne kadar olacağını kestiremediğim) bir süre ara verme kararı almış olmakla birlikte, 50.sayının son sayı olacağını öğrendikten sonra bu kararımı (geçen hafta bu sözümü tutamayarak istek üzerine Cumhuriyet dergi için yazdığım, “Rodchenko” yazısı hariç) 2 sayı erteledim. Bu yıllar içinde, kimi anlaşılır ama çoğu zaman uzunluğu ve devrik yapısıyla anlaşılması zor hatta bazen imkansız cümlelerimle (yazdıklarımı her defasında bıkmadan, usanmadan okuyan, düzelten ve eli yüzü düzgün hale getiren sevgili Gül, bu bölümün en büyük teşekkürü sana) ama fotoğrafa hep farklı yerlerden bakmaya çalıştım. Söylenmemişin, çekilmemişin ya da şimdiye kadar öyle bakılmamışın peşinde olursunuz da, yakalaması zordur, tam, “işte o an!” dediğiniz noktada, tanımadığınız uzaklıklar araya girer ve başa dönersiniz. Bu süreç, ancak dönüşerek çoğaldığında hayırlı görüntülere vesile olur ve görüntü avcısının bize gösterdiklerini kendine ait kılar. Eğer bu yap-boz, vazgeç(me)-geri dön(me) süreci yaşanmıyorsa, karşımızdaki ne yazık ki fotoğraf değildir. Çünkü, fotoğraf, rehavet içinde, her hoşa giden kare tespit edildiğinde gelmez. Kendine ait fotoğrafın peşinde olmak, her fotoğrafçı için sürprizlerle dolu ve zor bir yolculuktur, gün gelip tökezlemek, kimi vazgeçmeyi istemek, kimi “hiç olmuyor!” ümitsizliğine kapılmak ama yine de vazgeçmemek.... Bir gün, bir bakarsınız fotoğraf, en olmadığını düşündüğünüz anda, yorgunluktan bitap düşmüşken karşınıza çıkar ve içinize ayna tutar. Fotoğraf, bu sebeple hem çok zordur, hem de bazen de saniyenin binde biri kadar yakın! O gün, o anda ve orada olmak önemlidir ama o kadar an içinden hangi anı, ne şekilde tespit ettiğiniz de çok önemlidir. Dilerim ben de, bugüne kadar yazdıklarım ve çektiklerimle, bir kişinin bile olsa aklını karıştırabilmiş, içindeki kendine ait görüntülere ayna tutmasına yardımcı olabilmişimdir.

Yazdıklarıma en açık tepki ve geri dönüşü, yarışmanın jüri üyelerinden biri olarak Kodak Fotoğraf Yarışması’na (2005), gönderilen fotoğraflar üzerine söylediklerime almıştım. (1) (Serdar: hangi sayıda yazdığımı hatırlamıyorum ama dipnot olarak yazsak çok iyi olur!!!) Katılımcılar yazdıklarımla kendilerini demotive ettiğimi (en yapmak istemediğim şey) söylemişlerdi. Bugün olsa gene aynı şeyleri söylerim çünkü eğer ard arda karşınıza gelen yaklaşık 8000 adet görüntünün ancak 3-5 tanesinin fotoğraf tadına yaklaştığını düşünüyorsanız, burada aksayan, gitmeyen bir şeyler var demektir. Bu gitmeyen şeyleri yıllardır konuşmaktan kaçtığımız, “fotoğrafın gerçekte neresindeyiz?”i, bir türlü ve açık yüreklilikle tartışıp, konuşamadığımız içindir ki, Türkiye’de yıllardır ısrarla fotoğraf gibi görüntülere maruz kalıyoruz. Artık neyin olmadığını görmenin, buradan yola çıkarak, neyin, nasıl olması gerektiği üzerine sorular sormanın ve cevaplarını aramanın zamanının geldiğini hatta geç bile kalındığını düşünüyorum. Ve kendini fotoğrafla ilgili gören herkese biraraya gelerek: bu sorgulamaya, 1.Uluslararası İstanbul Fotoğraf Bienali (15 Eylül-30 Ekim 2006, İFSAK) gibi kapsamlı ve somut bir etkinlikten yola çıkarak başlamayı öneriyorum! (2)

Fotoğrafla geçen 20 küsur yıl bana iki şey öğretti:

  1. Fotoğrafın “dışardan” çok “içerlerde” bir yerde saklı bir “iç yolculuk” olduğunu ve kendime ait fotoğrafa ancak kendi sınırlarımı görebildiğim yerde yak(ın)laşabileceğimi,
  1. “Less is more” yani az olan çoktur’un benim için bir hayat ve fotoğraf sözü, felsefesi olduğunu.

“Çok” her şeyde olduğu gibi fotoğrafta da, kaybolmanın, körleşmenin ya da karmaşanın kapılarını aralamaktan başka bir işe yaramıyor. Yazmak, son yıllarda benim için böylesi bir karmaşaya neden oldu. Yazdıkça ya da yazmaya zaman ayırdıkça fotoğraf çekmeyi azalttığımı, ertelediğimi farkettim. Az fotoğraf çekmemin asıl nedeni belki tek başına yazmak değildi ama dikkatimin dağılmasına neden oldu ya da ben böylesi bir kaçaklığa yazıyla kılıf hazırladım. Sonuç o kadar da kötü olmadı, bu yazılar kitap oldu, “Kendine Ait Bir Fotoğraf” oldu (Bileşim yay., Şubat 2004). Giderek yazıdan hoşlanmaya başladım, kelimelerle oynamanın, dünyalar kurup, bir fikri, birbirine hiç benzemeyen pekçok farklı cümleyle ifade edebilmenin zengin dünyasında gezinirken, kelimelerin gücüne daha da hayran oldum. Yazmak, anlatmak, o kelimeye değil de, bu kelimeye karar verip, kendine ait bir uslubun, dilin peşinde koşmak ta bir o kadar keyifli ve bırakması zor bir yolculuk. Ama galiba artık biraz daha fazla saf olan fotoğrafla, fotoğraf çekmekle buluşmanın, yüzleşmenin, görüntüyle yalnız kalmanın zamanı geldi. Kendi sınırlarımı zorlamanın, sınamanın, sıkılmanın, makinamı elime alıp uzun yolculuklara çıkmanın ve çok fotoğraf çekmenin zamanıdır. Ve asıl önemlisi de, Anders Petersen’in çok haklı olarak söylediği gibi, görüntüyle elele verip, “içimdeki çocuğu ortaya çıkarmanın”. Az olana yaklaşmak için, samimiyet ve çırılçıplaklıkla harekete geçmenin ve görüntüyle aramdaki perdeleri bir bir kaldırarak, dünyaya, -arada kendime küçük notlar alacak olsam da- yazarak değil daha çok fotoğraf çekerek bakmanın. Yazmaya bu yüzden belki de uzun bir süre ara vermek istiyorum.

Başa dönecek olursam, Geniş Açı’dan hepimize pekçok şey kaldığını düşünüyorum. Geniş Açı öncelikle ufkumuzu genişletti, sınırları zorladı, görüntünün üretildiği ama bilmediğimiz coğrafyalara ve fotoğrafçılara uzanarak, oldukça geniş bir yelpazeden hem Türkiye’deki, hem de dünyadaki fotoğrafı kucaklamamıza vesile oldu.

Son söz olarak, sevgili Serdar ve Refik’i yüce gönüllülükleri ve fotoğrafa katkıları nedeniyle kutlamak istiyorum. İyi ki vardılar, iyi ki Geniş Açı’yı yayınladılar. Bir süre sonra, bu sefer bir başka biçimde ama yine karşımıza çıkmalarını ve vazgeçmemelerini ümid etmek istiyor ve onlara çok teşekkür ediyorum.

Laleper Aytek

Ekim 2006 Bodrum-İstanbul 

(1)

(2)


fotoğraf, fotoğrafçı
fotoğraf, fotoğrafçı