Fotoğrafçı
Fotoğraf Fotoğraflar Portfolyolar Yazılar Laleper aytek Ana Sayfa  Sergiler Laleper Aytek Laleper Aytek
ordaa … bir sergi var(dı) uzakta…
gitmesek de
görmesek de…
ordaa bir sergi açıldı uzakta…

Bu yılın ilk aylarında İngiltere’de Türkiye fotoğrafı adına sessiz bir ilk gerçekleşti ve Londra’nın kalbinde, Trafalgar Square’deki 1200 yıllık St.Martin-in-the-Fields Galeri’sinde, 1-23 Şubat 2004 tarihleri arasında “Celebration of Turkish Photography in Black & White” adıyla bir sergi açıldı. İngiltere kanadından çeşitli (maddi ve manevi) imkansızlıklar, zorluklar ve kimi haklı isyanlar, Türkiye kanadında da bir yandan ilgisizlik ve ardından da “eğer sergide o varsa, ben yokum” ya da “bana haber (bile) verilmedi” türünde kaprisli bulduğum, çıkışsız yaklaşım ve değerlendirmelerin ardından sergi, 6 Şubat’taki geniş katılımlı bir kokteylin ardından açıldı.
Böyle bir ilk serginin, gerek içerik, gerek katılımcılar ve gerekse sunum anlamında Türk fotoğrafını daha temsil eden, daha kapsamlı, zenginliğini de yansıtan fotoğraf ve fotoğrafçılarla (örneğin 16 katılımcı ve her katılımcıdan ortalama 3-5 arası fotoğraf yerine 50-60 fotoğrafçıdan alınacak birer fotoğraf ile) açılmasının daha doğru olacağı, sergideki kadın fotoğrafçı sayısının 16’da sadece 2 olmasını (fotoğraf dünyamızda iyi işler üreten kadın fotoğrafçı oranının daha yüksek olduğunu düşünüyorum) yadırgadığım ve eksik bulduğum, son olarak da; (ufak bir ayrıntı gibi dursa da) tamamlayıcı rolü nedeniyle serginin afiş ve davetiyesinin çağırmayan/davet etmeyen yanının serginin etkisini zayıflattığı düşüncelerimi saklı tutarak, önce bir kişinin (Vehbi Koca’nın) çaba ve girişimiyle başlayan, ardından da Denizhan Özer’in de katılmıyla ortaya çıkarılan ve kotarılan sergi için biliyorum Türkiye cephesinden kişisel, olumsuz bir dolu ses ve söz duyulacak hatta belki de duyuldu bile. Ama ben herşeyden önce bu sergide emeği geçen, uzun bir süreliğine iş ve özel hayatlarını bir kenara iterek sadece bu sergi için çalışan bu iki kişiyi can-ı gönülden kutlamak istiyorum. Onların bu çabaları olmasaydı böyle bir sergi olamazdı. Beğenelim ya da beğenmeyelim, katılalım ya da istemeyelim, böyle bir sergi asla akıllarda daha çok yapılmayanlar, eksikler ve olmayanlarıyla kalmayı hak eden bir sergi değil(di). Sergiyi hergün yaklaşık 100 kişinin ziyaret ettiğini, İngiltere’nin önemli (ve haftalık) fotoğraf dergilerinden biri olan British Journal of Photography’nin 04.02.2004 tarihli sayısında bu sergiye “Turkish Vision” başlığıyla 7 fotoğrafla birlikte 3 sayfa yer ayırdığını, BBC Türkiye’nin bizlerle uzun bir ropörtaj yaptığını (Amateaur Photography dergisindeki haberi de unutmayarak) düşünecek olursak bu serginin öncelikle olumsuz bakış ve sözleri hak eden bir sergi olmadığının farkına varabiliriz belki de!

4 Şubat 2004…

1987 yılında Norveç’ten vapurla ilk gelişimden sonra fazla bir şey hatırlamadığım Londra’ya bu ikinci gelişim. Merih’le bol sohbetli bir yolculuğun ardından Heathrow’a iniyoruz. Denizhan karşılıyor ve eşyalarımızı bırakıp doğruca sergi mekanına gidiyoruz. National Gallery’nin hemen yanında ve 1200 yıllık olduğunu öğrendiğimiz St.Martin-in-the-Fields Kilisesi’nin (Kilise koro ve orkestrasının İstanbul Festivali kapsamındaki konserlerini izlemiş biri olarak) mahzen-galerisine girip, duvarlarda asılı duran siyah-beyaz fotoğraflarımızı gördüğüm(üz)de heyecanlanıyorum/z. 90’lı yılların başında Almanya’daki açılan 2 sergimden sonra, Londra gibi bir dünya kültür-sanat başkentinde Türkiye fotoğrafıyla ilgili bir sergiye katılıyor olmaktan (dışardan sessiz, tepkisiz gibi görünsem de) içimden oldukça heyecanlı ve sevinçliyim. Mekan oldukça etkileyici.
İlk akşam 25 yıldır Londra’da yaşayan bir arkadaşımdan “İngilizler için söyleyebileceğim en kötü şey: onların ruhunun olmadığıdır” şeklinde bir genelleme duymuş olsam da bu yorumla ilgili bir değerlendirme yapmıyor ve şehre bakmaya devam ediyorum. Benimki galiba daha çok bir iç-seyir. Bilmediğim ya da çok az bildiğim bir kentten kocaman bir ayna tutmuş kendime bakıyor gibiyim. Biraz sessiz, durgun ve biraz da farketmez bir haldeyim ama böyle giderse bu şehir ve göreceklerim bana iyi gelecek ve içerden dışarıya bir yolculuk ta başlayabilecek gibi. Ilk durağımız Londra’nın önemli fotoğraf galerilerinden biri olan The Photographers’ Gallery.

10 gün boyunca bu güzel mekana çeşitli kereler geliyor, kahve ya da çayımı alıp okuyor, yazıyor bir yandan da benzer bir galerinin İstanbul’da olması hayallerini kuruyorum. Burada gördüğüm bütün galerilerin – özellikle Daido Moriyama’nın sergisini gördüğüm Shine Galeri- neredeyse hepsi minimal mimarileri ve gereksiz hiçbir fazlalığının olmayışıyla etkileyici. Galeride Citigroup 2004 fotoğraf ödülüne aday 4 fotoğrafçının; Robert Adams (ABD), David Goldblatt (Güney Afrika), Joel Sternfeld (ABD) ve İngiliz Peter Fraser’in fotoğraflarından oluşan bir sergi var. Benim bu ödül için adayım Güney Afrikalı David Goldblatt (Phaidon 55’ten çıkmış s/b fotoğraflarından oluşan kitabını fotoğrafseverlere öneririm).

1930 doğumlu Goldblatt fotoğrafa 1960’larda başlamış ve 60’lı, 70’li ve 80’li yıllarda Güney Afrikada’ki ırkçılığı ortaya koyan, ırkçılık karşıtı s/b fotoğraflar çekmiş. Fotoğraf yaklaşımını ufak sergi kataloğunda, “ilginç fotoğraflar çekmekle değil, daha çok içinde yaşadığım(ız) dünyayı araştıran, soruşturan ve yansıtan fotoğraflar çekmekle ilgileniyorum” sözleriyle açıklayan Goldblatt’ın fotoğrafları (özellikle siyah-beyazları) H.C.Bresson’un deyimiyle aklın-gözün ve kalbin aynı doğru üzerinde yer aldığı fotoğraflar.
Ilk gün, tekrar galeriye dönerek, sergiyle ilgili kısa bir sohbet ve tanışma faslı sonrasında geride banyo edilmeyi bekleyen ilk filmimle birlikte sona eriyor. Yanımda Contax G2 ve 28mm dışında bir malzeme olmayan ben (hele Merih’in ekipmanlarıyla karşılaştırıldığında sanki hiçbir şey getirmemişim gibiyim) herşeyde olduğu gibi yanıma aldığım fotoğraf makinasını da bir gövde ve bir objektife indirmiş olmanın iç-keyfinde olduğumu söylemeliyim. İnsanlar yaşlandıkça çocukluklarına dönerler ya, ben de galiba yavaş yavaş fotoğrafçılıktaki ilk günlerime (Nikon FM ve 50mm’li yıllarıma) dönüyorum. Her azalmayı bir çoğalma olarak yaşamaya başladığım zamanlarda olmaktan dolayı iyiyim.

5 Şubat 2004…

Doğudan, Leytonstone’dan metroyla merkeze geliyorum. Galeriye doğru yürürken Charing Cross Road üzerinde sanat kitaplarının satıldığı (ağırlıklı olarak da fotoğraf, film ve moda üzerine kitaplar) küçük bir kitapçıya rastlıyorum (Shipley). Bu küçücük kitapçıda kimlerin kitaplarını görmüyorum ki! Robert Doisneau, Juliet M.Cameron, H.C.Bresson, Nan Goldin, Cindy Sherman, Diane Arbus, daha pek çokları ve bir de Daido Moriyama’nın neredeyse bütün kitapları. İki kitapla çıkıyorum Shipley’den: Jonathan Friday’ın “Aesthetics and The Philosophy of Art”, diğeri de: İsviçreli fotoğrafçı Jean Mohr ile John Berger’in birlikte hazırladıkları: “At The Edge of World” (Dünyanın Kenarında). Kitapçıdan çıktığımda Moriyama’nın tüm kitaplarını bir arada görebilmenin sebebini anlıyorum: Moriyama’nın Chelsea’de Shine Galeri’de 6 Şubat- 10 Nisan 2004 tarihleri arasında bir fotoğraf sergisinin olduğunu öğreniyorum. Mariyoma gibi bir fotoğrafçıyla aynı zamanda Londra gibi bir merkezde fotoğraflarım(ız)ın sergileniyor olması keyiflendirici. Yarından sonra Moriyama’nın ‘vintage’ (kendi yaptığı ilk baskılar) baskılarını sıfır mesafesinden görebileceğim. Bu noktada “ruhsuzluk aslında nerede? Şehirde mi yoksa içimizde mi?” diye sormadan geçemeyeceğim. Elime aldığım, alamasam bile oturup uzun uzun karıştırdığım fotoğraf kitapları ile şehirdeki onca galeri, sergi, müze ve şehrin bu hareketli hali benim için gerçek bir armağan! Bu satırları galerinin cafesi Crypt’te yazıyorum, masada yasemin çayım ve “cebimde kelimelerle”. Londra’da iki gündür dikkatimi çeken bir şey var: Metroda ya da bir kahvehanede gördüğüm 10 kişiden sekizinin solak oluşu beni (bir solak olarak) şaşırtıyor.

6 Şubat 2004...

Serginin kokteyli bugün. 10’da sekiz solaktan sonra dikkatimi çeken ikinci bir şey de, metroda neredeyse insanlarının tümü diyebileceğim bir çoğunluğunun yolculukları boyunca sürekli gazete, kitap ya da bir dergi okuyor olmaları. Ingilizleri “ruhsuz” bulan arkadaşımın bu tespitime yorumuysa şöyle: “Birbirleriyle göz göze gelmemek, bakmak durumunda kalmamak için okuyorlar”. Bu değerlendirmeyi de bir kenarda tutarak, Londra’nın en büyük kitapçılarından biri olan Foyles’e giriyorum. Fotoğraf kitaplarının satıldığı bölümde, Nan Goldin’in 500 küsur sayfalık kült kitabı “The Devil’s Playground”a (Şeytanın Oyun Alanı) bakıyorum. Goldin’in Nick Cave ve Gary Jenkins’e ithaf ettiği kitap 34 bölümden oluşuyor. Kitap için bir Nan Goldin retrospektifi demek sanırım yanlış olmaz. Kendine ve yaşama(ya) bu kadar çıplak, bu kadar örtünmesiz ve bu kadar sonuna kadar bakabilen Nan Goldin’in bu başarısını en acımasız kendine bakabiliyor olmasına bağlıyorum. Jean Mohr’un ‘kıyılara gitmekle’ ilgili yorumunun tersine Nan Goldin bana çoğu fotoğrafıyla hayatın olabilecek tüm kıyılarına uzandığını/düştüğünü düşündürüyor. Yalnızlıktan, korkudan ve sonrasızlıktan zarar görmüş, hayata tutunamamış ve içleri boşalmış ruhlara tuttuğu aynalarda mutlaka kendisi, kendinden bir parçanın olduğunu hissediyorum. Bir sevgilisi, eski bir dostu, kocası, arkadaşı ama en çok da kendisi ve neredeyse tüm kendilik halleri. Galerideyim. Serginin kokteyli ilgili bir kalabalıkla ve oldukça keyifli geçiyor. Bir izleyicinin sergide yer alan bir portre fotoğrafımla ilgili olarak söylediği (Handan’ın portresi) “bu fotoğraf her baktığımda bana bir başka şey söyledi, daha doğrusu sordu ve dönüp bir daha baktırdı. Geri dönüp baktığımdaysa hep bir başka soruyla karşılaştım.” Soru: “Peki, bunu nasıl yapıyorsunuz?” Bir fotoğrafçı olarak yapabileceğimin tam da böyle bir karışıklığa, farklı, sonsuz, çeşitli algıya neden olabilecek “an”ların peşinden koşmak olduğunu düşünüyorum. Çünkü fotoğraf bir ya da pekçok sorudur ya da fotoğraf olabilmek için soru(lar) olmalıdır. Bir kişinin aklını karıştırabildiğinde, düz, tek bir anlatımın karşılığı, ifadesi ve okuması olmadığında fotoğraftır. Çekilen ya da izlenen “an” fotoğrafçıyı, izleneni ve izleyiciyi köşeye sıkıştırabiliyor, her bakıldığında bir başka sürpriz dünyanın kapısını arayabiliyor ve aralatabiliyorsa sonraya kalır ve bence ancak o zaman, “an”ların çoğaltan ve çoğalan yanından sözedilebilir.

9 Şubat 2004…

Şehre bakmaya devam ediyorum. Ünlü St.Paul Katedrali’ni ve çevresini fotoğraf çekerek dolaşıp, Milenyum köprüsünden karşıya Tate Modern’a geçiyorum. Danimarkalı Olafur Eliasson’un “The Wheather Project 2003” adlı yerleştirmesi inanılmaz büyük bir tek alana doğmuş/doğdurulmuş bir güneş. Mekanın ve çalışmanın kendinin ezici büyüklüğü ve ihtişamı (ışık-tavanda ayna-sis kullanımı) karşısında sessizleştiğimi ve donup, durup kaldığımı hatırlıyorum. Aklıma yine arkadaşımın İngilizlerin ruhsuzluğu yorumu geliyor. Bu 10 gün içinde şehirde dolaşırken bunu ne çok hatırlıyorum ama sanki şehir her gösterdiğiyle ve her geçen gün adeta bu yorumun tersini kanıtlıyor gibi!
Galerinin kitap satış yerinden, Taschen yayınlarından Köln Müzesi Koleksiyonu’nda yer alan “20th Century Photography” (20. Yüzyıl Fotoğrafı) kitabını alıyorum. Kitaplar arasında dolaşırken İstanbul’da bir kitapevine ısmarladığım ve gelmesi 3 aydan fazla süren Naomi Rosenblum’un önemli kitabı “History of Women Photographers”a rastlıyorum. Tate Modern’dan çıkıp nehir boyunca ilk gelişimden tek hatırladığım yer olan National Film Theater’ın önünden geçerek merkeze ve galeriye geliyorum. Galeriye her uğrayışımda hatırı sayılır bir kalabalıkla karşılaşıyor ve son İstanbul Fotoğraf Günleri’ndeki sergilerin neredeyse tümünü yalnız gezmemi hatırlayarak bu “ruhsuzluk” meselesine bir son veriyorum.

10 Şubat 2004

Galerideyiz. BBC Türkiye ile 10:00’daki ropörtaj randevumuz için bekliyoruz. Vehbi, Merih ve ben ayrı ayrı sergi ve fotoğraf üzerine konuştuktan sonra Merih’le şehrin Hyde Park tarafındaki sergi, galeri ve müzelerini dolaşmak üzere galeriden ayrılıyoruz. Ilk durağımız Chelsea 3 Julbilee Place Shine Galeri ve Daido Moriyama’nın sergisi. Shine oldukça küçük ve mütevazı sayılabilecek bir galeri. Galerinin aydınlatması ve fotoğrafların yerleştirmesi mükemmel. Sergide Moriyama’nın bir çoğunu kitaplarından da bildiğimiz 73 adet baskısı yer alıyor. Moriyama her zaman olduğu gibi yine hayatın tüm sınırlarından hatta sınırsızlıklarından dik dik, taa içimize kadar çekinmesiz bakıyor, soruyor ve irkiltiyor. İngiliz Pluk fotoğraf dergisi Moriyama’yı bir yandan “görsel terörist”, bir yandan da Japon fotoğrafının Robert Frank’ı olarak adlandırıyor. Moriyama, San Fransisco Modern Sanatlar Müzesi’ndeki retrospektifinin ardından, Kasım 2003’te Fondation Cartier’de Paris şovunu gerçekleştiriyor ve sonra da Japonya’da Shimane ve Koshiro Sanat Müzesi’nde işlerini sergiliyor. Londra’da açılan bu son sergisi ise sanatçının kendi koleksiyonundan seçilmiş 1960, 70 ve 80’lerde çektiği ender bulunan vintage baskılarından oluşuyor. Galeride bir başka serginin davetiyesi dikkatimi çekiyor: Victorio & Albert Müzesi’ndeki Alfred Stieglitz’in Georgio O’Keeffe portreleri sergisi. Müzeye doğru giderken Natural History Museum’un bahçesinde bir açık hava sergisiyle karşılaşıyoruz: Yann Arthus-Bertrand’ın “Earth from Above” (Yukarıdan Dünya) adlı dünyayı dolaşan açık hava sergisini görüyoruz. Dünyaya hiç bu kadar yukardan bakmamış, görmemiş olmanın verdiği şaşkınlık bir yana, Bertrand’ın adeta bir renk ve kadraj cambazlığı yaparak, Canon EOS 1N ile 14 yılda, 100 ülkede, 3000 saat çalışarak, 30 ile 3000 metre arasında uçan helikopterden çektiği fotoğraflara hayran olmamak elde değil. Sergide Gölcük depreminden hemen sonra çekilmiş bir fotoğrafla, Pamukkale’de çekilmiş bir fotoğraf da yer alıyor (Serginin bir durağı da umarım İstanbul olur). Şimdi Victoria & Albert Müzesi’ndeyiz. Bu oldukça ihtişamlı ve büyük müzede uzun koridorlar boyu yürüyüp, bir sürü kapıdan geçtikten sonra, önce Müze’nin sürekli fotoğraf koleksiyonunun yer aldığı (Lady Clementine Hawarden, Frances Benjamin Johnston, J.M.Cameron vd.) salondan Alfred Stieglitz’in Georgia O’Keeffe portrelerinin sergilenmekte olduğu küçük bölüme geçiyoruz. Stieglitz’in büyük aşkı O’Keeffe’nin 1918 ile 1937 yılları arasında çektiği 10 portresi sonsuz bir sevginin en içerden bakılmış ve görülmüş “an”ların bir toplamı gibi.

11 Şubat 2004…

Sergide nöbetçi olduğum gün. Jean Mohr-John Berger’in “At the Edge of the World” kitabını bitiriyorum. Jean Mohr’un hastalığıyla birlikte dünyanın kıyılarına yaptığı yolculukların ve fotoğrafların kitabı şu son cümleyle bitiyor: “Gerçekte hiçkimse asla dünyanın kenarına/ucuna ulaşamaz. Ancak kişi eğer bir dünyadan diğerine yol alabiliyorsa bundan mutlu olmalıdır.”
Sergide tanımadığım iki fotoğrafçının işleri dikkatimi çekiyor: Biri Oktay Çolak ve Hindistan’da çektiği üç portre, diğeriyse Kerim Bora ve Küba’dan fotoğrafları. Her ne kadar Merih böyle bir (ilk) sergide daha Türkiye’ye ait fotoğraflardan yana olduğunu düşündüğünü söylüyorsa da, katılmıyorum; çünkü bu sergi bir Türkiye tanıtım sergisi olmayıp, Türkiye’li fotoğrafçıların işlerinden bir kesit olduğuna göre (üstelik serginin tek kriteri de fotoğrafların s/b olmalarıyken ve seçim de fotoğrafçılara bırakılmışken) fotoğrafların seçiminde doğru kriterin, fotoğrafçıların kendilerini bu dönemlerinde ve bu sergi için temsil ettiğini düşündükleri ve istedikleri fotoğraflar olsa gerektir diye düşündüğümü belirtiyor, bu yazının son satırlarının yazıldığı tarihte bitmek üzere olan serginin ardından nice (uluslararası) sergilere diyerek yazımı bitiriyorum.

Önemli not:
Bu yazıyı İngiltere yolculuğuna ve gezinin asıl nedeni olan Türkiye’den fotoğrafçıların Londra’da açtıkları sergiye ayırdığım için, Londra öncesi İstanbul’da Nişantaş’taki El Turco Galerisi’nde izlediğim, fotoğrafçılığını, bakışını önemli ve farklı bularak çok sevdiğim Charles Richards ve Hindistan fotoğraflarından ancak bir iki satır ve son bir not olarak sözedebiliyorum. Richards’ın fotoğraflarının yanısıra India Journal başlığıyla hazırladığı ufak kitapçığı, Diagonal’in mükemmel baskılarını gördükten sonra “işte fotoğraf(çı) budur, sergi budur, baskı budur ve kitap da budur” dedim. Charles Richards’a teşekkürler....

laleper aytek
şubat 2004 istanbul

fotoğraf, fotoğrafçı
fotoğraf, fotoğrafçı