Sevgili Anders Petersen; İFSAK’ta birlikte geçirdiğimiz
5 gün içerisinde
hepimiz senden çok şey öğrendik:
başta hayata
bir başka gözle bakmayı,
hayatı sevmeyi,
hayata katılmayı
ve ne olursa olsun hayatta kalmayı.
Ne kadar teşekkür
etsek azdır.
Aşağıda okuyacağınız yazı bu duyguları biraz olsun
dile getirebilmeyi amaçlıyor,
bir fotoğraf çekme anı gibi...
DEĞİŞMEK
Bir insanın hayatı 5 günde değişebilir mi?
Çoğunuzun aklından ya “çok zor” diye geçiyor ve belki
pek azınız da “belki de, neden olmasın!” diyorsunuz.
Bence 5 gün bile çok uzun bir süre. Saniyeler, dakikalar
kadar kısa bir süre yeterli aslında,
Bir fotoğraf çekme anı gibi.
Bir gün biriyle karşılaşırsınız, sadece göz göze geldiğiniz
anda ya da ilk bir iki cümlenin ardından aslında tüm hayatınız
değişmiştir (de o an henüz farkında değilsinizdir).
Her karşılaşma biraz değişmedir.
Anders Petersen’le karşılaşma işte böyle bir değişmenin
ta kendisi.
O bakarken baktırdığı için,
Anlatırken sorduğu için,
Korkarken korkmamayı önerebildiği,
Gözlerimizin içine bakarken
Tüm kendi’lik hallerini ortaya koyduğu için değiştirdi.
Aklımızı karıştırdı.
Sorularımızı çoğalttı.
Fotoğrafçı olmak istiyorsak piramitin tepesinde ve
yalnız olmamız gerektiğini
Çekinmeden söyledi.
Ayna tuttu.
Kendine baktı.
Kendinden baktı.
Hepimize sarıldı -tüm içtenliğiyle,
Tüm çocuksuluğu ve
Tüm sevgisinden baktı fotoğraflarımıza.
Tek bir insan,
Bir cümle,
Bir söz,
Bir fotoğraf,
Bir yazı,
Bir resim,
tetikleyebilir değişikliği...
Değişmek bir yandan;
“Bildiğim gibi değil” dedirten bir karşılaşma,
Yaşamın kıyısına beklenmedik bir tutunma,
Yüzlerdeki şaşırtıcı tebessüm,
Sözcüklerin şiiri,
Biraz da;
Uz(ak)laşmak,
Erken uyumak.
Eskitmek,
Hatırlamamak,
Artık merak etmemek,
Eksikliğininin farkında bile olmamak,
Bak(a)mamak,
Başı daha çok ağrımak,
Yahut her geçen gün daha çabuk yorulmak olabilir.
Her değişim biraz vazgeçmektir.
Bir zamanlar aklınızdan hiç çıkmayan ama şimdi hatırlayamadığınız
küçük ayrıntılar,
Ve daha da önemlisi:
“En çok hangi tatlıyı severdi?” sorusuna veremediğiniz
cevaptır.
Değişir , değiştirir.
Unutur , unutturur.
Sorar , sorgular.
Bakar , baktırır.
Düşünür ve yaşamaya çalışır.
Başkadır.
Ayrıdır.
Eskisi gibi ol(a)mama halidir.
Kucaklamak ya da bırakmaktır:
Bir dünyayı...
Bir ülkeyi,
Bir sokağı,
Bir kişiyi,
Bir sevgiyi,
Bir sesi,
Kimi dipten gelen bir dalga kadar ağır ve güçlü olabilir.
Yılların sessizliğine inat bir bir kapıları açtırır
ve
Sizi, önce bakmaya sonra da içeri girmeye zorlar.
Bunu dünyanın en yalın halinde yaparken gözleri pırıl
pırıldır.
Hayattadır ve bir tek hayatta kalmayı önerir.
İşte size bir değişim öyküsü:
Bir kış günü.
Kasım ayının ilk günleri.
Kuzeyden bir “genç adam” geldi.
57 yaşında , mavi gözlü, gri beyaz saçlı ve tel gözlüklü.
Uzun boylu, kimi çok sakin ama belli fırtınaların adamı.
Bu genç adam bir yıl süren işsizlik dönemimin ardından
uzun zamandır
bu coğrafyada tanığı olamadığım kadar dürüst, içten,
çıplak, çocuksu ve
alabildiğince duyarlı bir KENDİ’lik hal ve heyacanı
ile yüzleştirdi beni
(sanıyorum bizleri de diyebiliriz).
Birbirini kısmen tanıyan 16 ayrı/farklı yaş, cins,
görüş, ifade ve gerekçesi olan bir gruptuk.
İlk gün bir saat kadar geç kalmıştım. İFSAK’a ulaştığımda
ilk ara verilmişti ve 2.saate başlamak üzere sevgili Anders Petersen
uçtaki odadan kalktı ve yürüdüğü yeri sarsarak, “sakın unutmayın,
ben buradayım!” der gibi sınıfa doğru hızlı hızlı ilerledi. Sanki
zil çalmıştı ve derslere giriyorduk. Norveç yıllarını düşünürsem
herhalde en son 12-13 yıl önce bir sınıfa girmiştim.
“Bu ne gürültü, biraz sakin olsak!” diye düşündüğümü
hatırlıyorum.
“Nasıl biri ki?” şaşkınlığıyla oturdum yerime ve “genç
adam” başladı konuşmaya.
5 gün boyunca aynı hatta artan bir enerji ve heyecan ile;
fotoğraf nedir, ne değildir’i sordu, söyledi, gözlerimizin ta
içine bakarak açıklamalarımızı, karşı çıkmalarımızı dinledi.
Yüzünde yılların tecrübesine dair, o tecrübeyle edinilmiş
hafif bir gülümseme hep vardı.
Anlıyordu ama daha da önemlisi başta kendinden
yola çıkarak tüm o tebessümün ardındaki hikayeleri anlatıyordu, susmuyordu ve
geri çekilmiyordu zırhını giyerek.
Kuzey’den gelmişti ve doğu-batı arasında bir yerde,
İstanbul’da duran ama henüz dünyaya bak(a)mayan, korktuğu, çekindiği
için daha çok susan ve kızan insanların sözlerine ve fotoğraflarına
bakıyordu (yüzüne İstanbul günlerinin sonrasında bir ufak gülümseme
daha eklendiğine eminim).
Öfkeliydi sözler, gölgeliydi ve haketmemişliğin tüm
koyuluğunu taşıyordu.
Self-portait çalışmamızın sonunda büyük bir çoğunluğun
kendi ayaklarını çekmesi çok dikkatini çekmişti ve sormuştu “niye?”
diye.
Verilmeyen, geçiştirilen cevap belki de; “kendi yüzlerimize
bakmaya olan cesaretsizliğimiz”di. En kolay, saklanılabilirdi
ve ertelenebilirdi. Önce kendi’lerimiz, sonra da hayatlarımız.
Ve bir kış günü biri çıkıp size “niye?” diye sorduğunda,
ilk şokun ardından: bir ilk yüzleşme sonrası, ancak geçiştirilebilirdi
bu soru ve öyle de oldu.
Soruyor ve arıyordu; nasıl bakacağını, nasıl göreceğini ve
o anı nerede tüm kalbiyle nasıl yakalayacağını. Bir avcı gibi
keskin gözleriyle, elinde silahı, gözlerinin duygusunu bulup aktaracağı
insanları arıyordu.. Bıkmadan usanmadan ve yorulmadan.
“Kendinizi en yorgun, vazgeçmiş hissettiğiniz anda karşılaşıverirsiniz
o duyguyla” diyerek sonuna kadar gitmeyi, açılmadık kapı bırakmamayı
söylüyordu.
Fotoğraf o zaman olacaktı.
Kapılar o zaman ardına kadar açılacak ve bir sürü soru
ile başbaşa kalınacaktı.
Fotoğraf o zaman gelecekti.
İlk gün hepimizin getirdiği fotoğraflara baktı. Başı çok ağrıdı.
Çok içti, çok sarhoş oldu.
Önce, “insan” dedi sonra “tutku”, “self-portrait” ve en son
da en kolaymış gibi görünen “arkadaşlarınız” dedi. Çok az uyuduk,
çok konuştuk, tartıştık, kızdık ve çok fotoğraf gördük.
Nan
Goldin’i tanıdık bir de hayranı olduğu Daido Moriyama’yı. Yakın arkadaşı
Kent
Klich’in “Beth” sergisinde sorduk tüm sorularımızı. Ve birbirimizi sevdik
(ben onları çok sevdim).
Fotoğraflarıma baktı ve “kendimi niye sakladığımı” sordu, niye bu fotoğraflarda olmadığımı.
Neredeydim? Hangi sorusuzluklarda
ve hangi kaçışlarda?
Onca yıl “ben”siz ama güzel fotoğraflar mı çekmiştim?
Üstelik sergilemiştim de bazılarını, dia gösterileri
yapmış, alkışlar almıştım.
Peki, ben tüm bu alkışların ve görüntülerin arasında
neredeydim?
İnsan olmaktan, yakın olmaktan, avcı olmaktan söz ettik.
En çok ta kendimiz olmaktan, kendi sınırlarımızı zorlamaktan
(ben hiç zorlamış mıydım o sınırları?), başka odalara girmekten
ve korkularımızdan: korkmaktan korkmamayı öğrenmekten, gözlerin
ta içine bakmaktan, fotoğraf çekerken en çok ve bir tek duygularımızla
deklanşöre basmaktan.
Her gün fotoğraf çektik, kontak baskılar hazırladık.
Bir 36’lıktan seçilmiş bir kare değil de, bir konunun hangi
aşamalardan geçerek, hangi uzaklardan ve arayışlardan sonra o fotoğrafa ulaşıldığının en çıplak kanıtıydı kontaklar.
Bir okumaydı ve gerçekti.
Çünkü fotoğrafçının kendi’lik hallerini tüm çıplaklığıyla
ortaya koyuyordu.
“Kötü” bulup “sevmediğiniz” ama yine de size ait olan,
sizden olan diğer bu 35 kare aslında bir karşılaşmaydı.
Sizdeki diğerleriyle, içinizdeki ötekilerle.
Belki de içinizdeki kötülüklerle, ertelediğiniz, sakladığınız
şeylerle; kendinizle?.
Görmezden gelinen, yüzleşmekten köşe bucak kaçılıp,
öfkenin kaynağı olan tüm kötülüklerin ardarda dizildiği sıra(dan)
görüntüler.
Bir çekmecede ya da bir dosyada yahut bir kere görülüp,
yırtılıp atılmış bir çöp kutusunda.
Her gün çektiğimiz fotoğraflar, kontak baskılarımız masaya
yatırıldı, sorgulandı.
Niye fotoğraf oldukları,
Ne kadar fotoğraf oldukları ya da ol(a)madıkları.
Ne kadar yakın ve ne kadar insan oldukları.
Ne kadar soru sordukları (bir fotoğraf cevapladığı kadar fotoğraf
değildi).
Çektiklerimizin çok azını sevdiğimizden emin olabilirsiniz.
Sokaklardaydık, insanlarla konuşuyorduk.
Sokaklar gerçekti, bizlerse (ya da en azından ben)
sanki sanal alemin sanal görüntücüleriydik.
Yıllardır çekmiş olduğum onca görüntüyü bir kalemde
katiyen inkar etmiyorum, onları çekmemiş olsaydım “bugün”, bu
sözlerim ve şu anda çekemediğim bunca fotoğraf olmazdı.
Ama artık onlar gibi çekemiyorum, o fotoğraflarla bakamıyorum.
Ne kendime ne de dünyaya...
Artık izlediklerim daha çocuksu, daha yakın, daha çıplak,
daha kendinden bakan görüntüler.
İçimde yoğun bir karışıklık, derin bir sıkıntı var;
geçmesinden, hafiflemesinden çok korktuğum.
Henüz korkmaktan korkmamayı öğrenemedim. Gözlerinizin
ta içine bakmayı da.
Aklımın bir ucundan bana sürekli göz kırpan ve “beni
unutma, hatrıla buradayım!” diyen bu sıkıntıyı ertelemekten korkuyorum.
Bir kıvılcımı yangına dönüştürememekten, “zamansızlık” ların,
“ben adam olmam” ların ardına sığınmaktan ve bu kadar yaklaşmışken
kendimle karşılaşamamaktan, ona bakamamaktan.
Değiştiklerimden
öğrendiğim bir şey var: aradığın ve bulduğun görüntüler akılları karıştırmalı, “ne
olduğundan” çok, “niye öyle olduğu”na bakılmalı ve çeken kadar
bakan kişiyi de sorulara boğmalı.
Bunun için çok fotoğraf çekmeli, çok bakmalı, çok sormalıyım.
Çok rahatsız olmalı ve etmeliyim. Fotoğraflarım şaibeli olmalı.
Uykularım kaçmalı, gözlerim kızarmalı ve kırmızı ışığa dalıp gitmeliyim.
“Bu kadarı da fazla ama” demeyin ne olur?
Bugün’e kadar hiç böyle yorulmadım.
Böyle bakmadım.
Böyle görmedim.
Böyle sormadım.
Bırakın sorayım.
Bırakmasanız da yapmalıyım bunu ve yapacağım da...
Çünkü bu daha çok “ben” olmaya bir yolculuk.
Hepimize iyi yolculuklar.
Laleper Aytek
|