21.yüzyılın ilk saatleri, 2000 yılı
ile ilgili atılmaya başlanan ilk tarihler… Son
günlerdeki moda adıyla MILLENIUM ve inanılmaz
fırsatları, getirecekleri, bin yılın dökümünün
yapıldığı yıllık sayılar, götürdükleri, yüzyılın
son basın fotoğrafları sergisinde izlediğimiz
yıkılmış hayatlar, tanıklıklar, yüzyıllık yalnızlıklar,
derinden yaşanan sarsıntılar, gölgede kalan
yaşamlar, bilmediklerimiz, her birimizi ayrı
ayrı ve derinden etkileyen, bizleri değiştiren
olaylar, kişiler ve dünya..
ve yeni
bir bin yıla girerken,
Angelopoulos’un “peki, yarın ne
kadar sürer?” sorusu …
Şu anda , bu yazıyı okurken
bile yaşayabileceğimiz olası bir depremi nasıl
karşılayacağımızı bilemeyişimiz…
Yeni bir yüzyıla dair, ,
yeni başlangıçlar,
yeni umutlar,
giderek
tutkunun sesini ve şiddetini kaybettiği zamanlar,
o zamanların insanları,
“hep öğretilen hayatlar mı yaşadılar?”
Bize öğretilen hayatlar bir gecelikti ama sürekliymiş, hayat boyuymuş gibi,
hep o izde(n) yaşandı, yaşanmaya mı çalışıldı.?
Hiçbiri, evet ne yazık ki hiçbiri
birden iniveren akşamların
pırıltısını taşımıyordu. Sürekliydi
ve yorgundu ama farkında
değildik. Yaşamak böyleydi herhalde.
Sabahlardan akşamlara
oradan da yeniden sabahlara uzanan,
hiç bitmeyen yangının
külleri sağa sola uçuşuyordu her
an. Her şey bir takipsizlikteydi.
Kendimiz de… Çoğu zaman geriye
kalan hiçbir şeylerin peşinden
bakıyorduk uzun uzun ve kimsesiz.
Kimselerin izi yok muydu yaşadıklarımızda….ne
de fotoğraflarımızda……
Bilge
Karasu, “denizi, zümrütlerin, gök yakutların
sabrını, ağaçların tarihsizliğini” yazmak istiyordu.
Yüzyıl bitmeden ve yazamadan öldü. Belki de
bir tek onları yazdı hayatı boyunca…
Can Yücel
de öyle…
Tek bir
cevabı olamazdı yazamadıklarımızın, yapamadıklarımızın
ve ne ki yaşayamadıklarımızın…Bu insanlar hayata,
hayatlarımıza derin izler bıraktılar. Eğer görebildiyseniz
gözlerimizin taa içine baktılar hep… Ve Yıldırım
Türker’in bir yazısında söylediği gibi onlar
da; “iç seslerini dünyanın seslerine feda etmediler
hiç…”
Yüzyılın yaşayan bence en büyük ve
en önemli fotoğrafçılarından biri olan H.C.Bresson
için de aynı şeyleri düşünebiliriz. Fotoğraf
çekmeyi: “insanın aklını, gözünü, yüreğini aynı
hizaya koyması” olarak tanımlayan Bresson da
Darphane’de bu yıl izlediğimiz “Avrupalılar”
adlı sergisinde, gözlerimizin ta içine hem de
gözünü hiç kırpmadan bakarak, biz izleyicilerine
tutkunun giderek kaybolan sesini fısıldamıyor
muydu?
Yüzyıl biterken,
Görüntü: herşey…
Fotoğraf: belleğimize kaydettiğimiz
şeylerden yaptığımız alıntı,
gözlerimize ait sözler,
birden iniveren akşamlarda yaptığımız
sessiz uçuşlarken,
Bir yandan da görüntüyü kaydetmek için kullanılan
teknolojiler de inanılmaz bir hızla gelişti
ve gelişimini de sürdürüyor. Çoğu (profesyonel)
fotoğrafçının hala reddettiği, bir türlü kabul
etmekten yana olmadığı dijital teknoloji fotoğraf
dünyasına da yerleşmeye başladı, hatta yerleşti
bile diyebiliriz. Yeni yüzyıl’da özellikle profesyonel
fotoğrafçılara çok iş düşeceğini biliyorum.
Bundan en fazla 15-20 yıl önce hayal etmediğimiz
teknolojiler takibi bile zor bir hızla ve en
çok 5 yıl içinde hayatımızın ayrılmaz bir parçası
olabildiyse, 21. yüzyıl biterken fotoğrafın
nasıl çekiliyor olduğunu tahmin edebilmek çok
zor olmasa gerek. Örneğin, amatör dijital fotoğraf
makinelerinin teknolojisi son bir yılda inanılmayacak
bir hızla gelişerek neredeyse profesyonel dijital
arkalıkların çekim kalitesini yaklaşmaya başladı
bile.
Çok değil,
1-2 yıl içinde artık herkesin elinde ve evinde
bir dijital fotoğraf makinesi ve 10x15 baskısını
kendisinin rahatlıkla yapabileceği bir yazıcısı
olacak. Bilgisayar kullanımının artmasıyla birlikte
belki de kısa bir sürede fotoğraf meraklıları
çektikleri fotoğraflara bilgisayar üzerinde,
kolay ama gelişmiş yazılım programların da yardımıyla
ufak müdaheleler bile yapabilecekler. Yani ister
amatör, isterse de profesyonel düzeyde olsun,
fotoğraf çekim süreci artık yalnızca çekim ile
sınırlı kalmayacak. Evinde ya da stüdyosunda
gelişmiş bir bilgisayarı olan herkes çektiği
fotoğraflara çekim sonrası müdahele ederek de
baskı yapabilecek.
2000 yılı
dijital fotoğraf teknolojisinin tırmanışını
sürdüreceği bir yıl olacağa benziyor. Dijital
fotoğrafa ve bu teknolojiyi kullanan fotoğrafçıya
olan talep de artacak gibi gözüküyor. Fotoğrafçılar
kimyasal fotoğrafın yanı sıra dijital fotoğraf
ta çekecekler. Ve çektikçe görecekler ki; ister
dijital olsun isterse de analog, önemli olan
fotoğrafçıdır, fotoğrafçının kendisidir. Öğrendikten
sonra dijital fotografi tekniğini mükemmel olarak
kullanabilirsiniz, ama hepimizin bildiği gibi
iyi teknik kullanmak bir fotoğrafçıyı gerçek
bir fotoğrafçı yapmaya yetmez.
Film kullanalım
ya da kullanmayalım, bir fotoğrafçıyı fotoğrafçı
yapan, yapacak olan gördüklerini, belleğinde
biriktirdiklerini ne kullanarak, hangi teknikle
aktardığından çok, izleyicilere nasıl ulaştırdığıdır.
İzleyecilerin belleklerinde bıraktığı iz’dir,
yüreklerinde yaratabildiği tukunun sesi ve şiddetidir.
İnanıyorum ki, Türkiye’deki fotoğrafçılar da
öncelikle duygusal olarak dijital fotoğrafı
reddetmeyi bıraktıktan ve finansal kaynak yaratabildikten
sonra dijital teknolojiyi kendilerini daha iyi,
doğru (nasıl ifade ederseniz…) anlatabilmenin
bir aracı olarak kullanabileceklerdir.
Gözlerimizin
aradığı pırıltı, gece uçan martıların
bitimsizce sürdürdüğü d(ön)üşler
neredeydi?
(siz hiç
bir akşam lacivert gökyüzünde süzülen martıların
daha beyaz göründüğünü fark ettiniz mi?)
Hangi
yüzlere çekinmeden bakılabilirdi ve tabii hangileri
de sizinkine?
Bu uykusuzluk
hali nedendi ve bunca zamansızlık,
Nedendi
bu alışılamayan kimsesizlikler ve herkezlerden
habersiz bırakıp gitmelerin sesiz hüznü?
Evet, önemli olan neydi gerçekten?
Bir kitap
yazmak mı?, bir fotoğraf çekmek mi?, izlemek
mi?, söylemek mi?, gitmek mi?,
Vazgeçmek
mi?
yoksa
tutkularımız mı?
Laleper
Aytek