Fotoğrafçı
Fotoğraf Fotoğraflar Portfolyolar Yazılar Laleper aytek Ana Sayfa  Sergiler Laleper Aytek Laleper Aytek
Dalgaları Aşmak

21.yüzyılın ilk saatleri, 2000 yılı ile ilgili atılmaya başlanan ilk tarihler… Son günlerdeki moda adıyla MILLENIUM ve inanılmaz fırsatları, getirecekleri, bin yılın dökümünün yapıldığı yıllık sayılar, götürdükleri, yüzyılın son basın fotoğrafları sergisinde izlediğimiz yıkılmış hayatlar, tanıklıklar, yüzyıllık yalnızlıklar, derinden yaşanan sarsıntılar, gölgede kalan yaşamlar, bilmediklerimiz, her birimizi ayrı ayrı ve derinden etkileyen, bizleri değiştiren olaylar, kişiler ve dünya..

ve yeni bir bin yıla girerken,

Angelopoulos’un “peki, yarın ne kadar sürer?” sorusu …

Şu anda , bu yazıyı okurken bile yaşayabileceğimiz olası bir depremi nasıl karşılayacağımızı bilemeyişimiz…

Yeni bir yüzyıla dair, ,

 yeni başlangıçlar,

 yeni umutlar,

giderek tutkunun sesini ve şiddetini kaybettiği zamanlar, o zamanların insanları,

“hep öğretilen hayatlar mı yaşadılar?”

Bize öğretilen hayatlar bir gecelikti ama sürekliymiş, hayat boyuymuş gibi, hep o izde(n) yaşandı, yaşanmaya mı çalışıldı.?

Hiçbiri, evet ne yazık ki hiçbiri birden iniveren akşamların

pırıltısını taşımıyordu. Sürekliydi ve yorgundu ama farkında

değildik. Yaşamak böyleydi herhalde. Sabahlardan akşamlara

oradan da yeniden sabahlara uzanan, hiç bitmeyen yangının

külleri sağa sola uçuşuyordu her an. Her şey bir takipsizlikteydi.

Kendimiz de… Çoğu zaman geriye kalan hiçbir şeylerin peşinden

bakıyorduk uzun uzun ve kimsesiz. Kimselerin izi yok muydu yaşadıklarımızda….ne de fotoğraflarımızda……

Bilge Karasu, “denizi, zümrütlerin, gök yakutların sabrını, ağaçların tarihsizliğini” yazmak istiyordu. Yüzyıl bitmeden ve yazamadan öldü. Belki de bir tek onları yazdı hayatı boyunca…

Can Yücel de öyle…

Tek bir cevabı olamazdı yazamadıklarımızın, yapamadıklarımızın ve ne ki yaşayamadıklarımızın…Bu insanlar hayata, hayatlarımıza derin izler bıraktılar. Eğer görebildiyseniz gözlerimizin taa içine baktılar hep… Ve Yıldırım Türker’in bir yazısında söylediği gibi onlar da; “iç seslerini dünyanın seslerine feda etmediler hiç…”

Yüzyılın yaşayan bence en büyük ve en önemli fotoğrafçılarından biri olan H.C.Bresson için de aynı şeyleri düşünebiliriz. Fotoğraf çekmeyi: “insanın aklını, gözünü, yüreğini aynı hizaya koyması” olarak tanımlayan Bresson da Darphane’de bu yıl izlediğimiz “Avrupalılar” adlı sergisinde, gözlerimizin ta içine hem de gözünü hiç kırpmadan bakarak, biz izleyicilerine tutkunun giderek kaybolan sesini fısıldamıyor muydu?

Yüzyıl biterken,

 Görüntü: herşey…

 Fotoğraf: belleğimize kaydettiğimiz şeylerden yaptığımız alıntı,

 gözlerimize ait sözler,

 birden iniveren akşamlarda yaptığımız sessiz uçuşlarken,

Bir yandan da görüntüyü kaydetmek için kullanılan teknolojiler de inanılmaz bir hızla gelişti ve gelişimini de sürdürüyor. Çoğu (profesyonel) fotoğrafçının hala reddettiği, bir türlü kabul etmekten yana olmadığı dijital teknoloji fotoğraf dünyasına da yerleşmeye başladı, hatta yerleşti bile diyebiliriz. Yeni yüzyıl’da özellikle profesyonel fotoğrafçılara çok iş düşeceğini biliyorum. Bundan en fazla 15-20 yıl önce hayal etmediğimiz teknolojiler takibi bile zor bir hızla ve en çok 5 yıl içinde hayatımızın ayrılmaz bir parçası olabildiyse, 21. yüzyıl biterken fotoğrafın nasıl çekiliyor olduğunu tahmin edebilmek çok zor olmasa gerek. Örneğin, amatör dijital fotoğraf makinelerinin teknolojisi son bir yılda inanılmayacak bir hızla gelişerek neredeyse profesyonel dijital arkalıkların çekim kalitesini yaklaşmaya başladı bile.

Çok değil, 1-2 yıl içinde artık herkesin elinde ve evinde bir dijital fotoğraf makinesi ve 10x15 baskısını kendisinin rahatlıkla yapabileceği bir yazıcısı olacak. Bilgisayar kullanımının artmasıyla birlikte belki de kısa bir sürede fotoğraf meraklıları çektikleri fotoğraflara bilgisayar üzerinde, kolay ama gelişmiş yazılım programların da yardımıyla ufak müdaheleler bile yapabilecekler. Yani ister amatör, isterse de profesyonel düzeyde olsun,  fotoğraf çekim süreci artık yalnızca çekim ile sınırlı kalmayacak. Evinde ya da stüdyosunda gelişmiş bir bilgisayarı olan herkes çektiği fotoğraflara çekim sonrası müdahele ederek de baskı yapabilecek.

2000 yılı dijital fotoğraf teknolojisinin tırmanışını sürdüreceği bir yıl olacağa benziyor. Dijital fotoğrafa ve bu teknolojiyi kullanan fotoğrafçıya olan talep de artacak gibi gözüküyor. Fotoğrafçılar  kimyasal fotoğrafın yanı sıra dijital fotoğraf ta çekecekler. Ve çektikçe görecekler ki; ister dijital olsun isterse de analog, önemli olan fotoğrafçıdır, fotoğrafçının kendisidir. Öğrendikten sonra dijital fotografi tekniğini mükemmel olarak kullanabilirsiniz, ama hepimizin bildiği gibi iyi teknik kullanmak bir fotoğrafçıyı gerçek bir fotoğrafçı yapmaya yetmez.

Film kullanalım ya da kullanmayalım, bir fotoğrafçıyı fotoğrafçı yapan, yapacak olan gördüklerini, belleğinde biriktirdiklerini ne kullanarak, hangi teknikle  aktardığından çok, izleyicilere nasıl ulaştırdığıdır. İzleyecilerin belleklerinde bıraktığı iz’dir, yüreklerinde yaratabildiği tukunun sesi ve şiddetidir. İnanıyorum ki, Türkiye’deki fotoğrafçılar da öncelikle duygusal olarak dijital fotoğrafı reddetmeyi bıraktıktan ve finansal kaynak yaratabildikten sonra dijital teknolojiyi kendilerini daha iyi, doğru (nasıl ifade ederseniz…) anlatabilmenin bir aracı olarak kullanabileceklerdir.

Gözlerimizin aradığı pırıltı, gece uçan martıların

bitimsizce sürdürdüğü d(ön)üşler neredeydi?

(siz hiç bir akşam lacivert gökyüzünde süzülen martıların daha beyaz göründüğünü fark ettiniz mi?)

Hangi yüzlere çekinmeden bakılabilirdi ve tabii hangileri de sizinkine?

Bu uykusuzluk hali nedendi ve bunca zamansızlık,

Nedendi bu alışılamayan kimsesizlikler ve herkezlerden habersiz bırakıp gitmelerin sesiz hüznü?

Evet, önemli olan neydi gerçekten?

Bir kitap yazmak mı?, bir fotoğraf çekmek mi?, izlemek mi?, söylemek mi?, gitmek mi?,

Vazgeçmek mi?

yoksa tutkularımız mı?

Laleper Aytek

 

 

 

 

 

 

 

fotoğraf, fotoğrafçı
fotoğraf, fotoğrafçı