“....
gene de gölgeler daha ürkektir insanlardan.” (f.nietzsche)
“Bir anlatım ögesi olarak,
ışığın ikizi, tersi, eksikliği seçildiğinde ve kaydedilmeye
başlandığında; derinliği, yoğunluğu, şaşırtıcılığı, tedirgin
ediciliği” (1)
tüm ağırlığı önce fotoğrafçının sonra da izleyicinin
üzerinde kalabilir.
Neredeyse izleyicinin ve fotoğrafçının üzerine
yürür gölge, çekinmez, saklanmaz ve yok sayılamaz.
Oradadır,koyudur; bir sokağın ucundan, bir binanın siluetinden, bir
pencerenin altından, bir sandalyenin uzayan ayağından,
bir insanın arkasından-önünden izler ve izletir dünyayı.
Hep bir başka yerdedir;
zamanla birlikte uzar, kısalır, yer değiştirir,
parlar, koyulaşır, solar, incelir ya da kalınlaşır ama
orada, hayatlarımızın içinde.
Taa ki karanlık inene kadar, gözler kapanana,
uykular gelene kadar, içimizdeki çağrışımların, anlatılamayan
duyguların şiiri olur, karanlıkta bir odada yanan masa
lambasının ışığında yazılır belki de gölge şiirleri ve
oynanır gölge oyunları.
Gölge onda bıraktığımız
yaşamalarımızın ardından bize bakarken ve kendi başına
buyrukluğunda yalnızdır aslında.
Oyunbazdır, doğruyu söylemez, yanıltır, aldatır,
bekle diyemezsiniz gölgeye, beklemez, sadece
izler.
Bir varmış, bir yokmuş gibidir.
“Ele avuca sığmaz, şaşırtıcı, kimi zaman da
muzip”
“Gölge, bir şeyin gölgesi ve asıl sizin
gölgeniz, karanlığınız, el değmez, okunmaz, tanımsız ve
zor yanınız....”
laleper aytek