Temmuz ayının son günlerinde İstanbul’da 1 hafta süren
yorucu ama sonuçları itibariyle keyiflendiren çekim günlerinin
ardından yeniden Bodrum’da, evdeyim. Çekimlerin bir aşamasında
kullandıkça daha profesyonel bulduğum Nikon Coolpix 5000 dijital
devreye girdi ve hi-yüksek (1 kare=15MB) formatta çektiğimiz
mekan fotoğraflarıyla, bu küçük makinanın hiç de zorlanmadan gerçekleştirebildiği boyundan büyük
işleri; başarılı bir beyaz ayarını, 19mm geniş açı adaptör
eklenebilmesinin mekan çekimlerinde –hem de deforme etmeden-
yarattığı rahatlığı, 1,5cm’e kadar yaklaşılabilen makro modunda
yapılabilen çekimleri görerek çok keyiflendim.
İstanbul’dan allahtan
bir tek çekim yorgunluğu ve giderek eski Topkapı Otogar’ına
benzetmeye başladığım kalabalık, gürültülü, dağınık ve karmaşık
bir şehir görüntüsünün yorucu duygusuyla ayrılmadım. Aklımda
son çekim günü, Fotoğrafevi’nde tanıştığım ve beni öncelikle
yaptığı işe olan bağlılığı, ilgisi, heyecanı,
ardından da gerçekleştireceğine emin olduğum projeleriyle!
etkileyen genç fotoğrafçı Emrah Kangal’ın Temmuz
ayında Fotoğrafevi’nde açtığı:
Denemeler “Öykü” başlıklı ilk sergisinde yer alan görüntüleri
de vardı. Henüz 21 yaşında olan Emrah Bursa’da yaşıyor ve
iktisat 2.sınıfta okuyor. Emrah’ın sevdiği, inandığı bir işi
yapmakta olduğunu ve daha yapacak çok projesi olduğunu gözlerindeki
pırıltıdan, (pek çok gençte göremediğim) heyecanından ve ilk
sözlerinden sonra hemen anlaşılıyor. Fotoğrafla 4 yıldır uğraşan
Emrah Kangal kendine fotoğrafçı demek istemiyor çünkü önümüzdeki
yıllarda fotoğrafı da kullanarak plastik sanatlara kayabileceğini,
video-yerleştirme ve tasarım ögelerini kullandığı başla işler
de yapacağını söylüyor. Önümüzdeki aylarda internet ortamında
gerçekleştirmeyi düşündüğü projesini www.emrahkangal.com
adresinden izleyebilirsiniz. Emrah, “çok düşünerek” fotoğraf çektiğini, çekim sonrasında yani tarama ve baskı
aşamalarında fotoğrafların kadrajına ve renklerine hiçbir
şekilde müdahele etmediğini, deklanşöre bastığı anda fotoğrafının
tamamlandığını söylüyor. Doğumdan ölüme ve belki de daha sonrasına
bir “öykü” kurgusundan/fikrinden hareketle oluşturduğu sergisinde
yer alan fotoğraflarla; “yaşanan bunalımların, karamsarlıkların
ve diğerlerinin bir soyutlamasını” yaptığını ve sergisinin
“tercihler sonucu sapılan ve katedilen yolların, doğru ve
yanlışların deneysel bir çalışması” olduğunu söylüyor. Emrah
yolun başında ve bunun farkında. Gençlerin bir bölümü gibi yapmadığı
işler, gerçekleştirmediği projeler üzerine konuşmuyor uzun
uzun, onun derdi daha çok bu projeleri, hayallerini hayata
nasıl sığdıracağıyla ilgili. Yolunun açık olmasını, doğumla
ölüm arasında, -yaşamdaki iniş çıkışları, olma(ma)ları, sevgileri, vazgeç(me)meleri,
korkuları- kendine doğru gerçekleştireceği tüm yolculukları
(internet ortamında gerçekleştirmeyi düşündüğü proje sanki
biraz böyle, sanki ilk sergisinden daha kendini de kattığı
bir proje olacak) hayatı(nı) yaşam yapmaya doğru bir adım
olmasını diliyorum.
20ML stüdyoları (aktüel dergisinin yazdığı gibi) Türkiye’deki
klişeleşmiş fotoğrafçılık anlayışına yeni bir bakış açısı
mı?
Yeniliklere, farklılıklara
ve farklı bakmalara ne kadar ihtiyacımız var aslında... Önce
ve daha çok reddediyor olsak, kabul etmekte zorlansak ta,
yapmak için biraz cesarete, zaman içinde farkın fark yaratacağını hissetmeye, hayallerden vazgeçmemeye ne kadar
ihtiyacımız var. Aynı bakmamaya, bakanlara kızmamaya, sadece
izlememeye, yapılanları bir tek kendi durduğumuz noktadan
görüp değerlendirmemeye ve kendi’lerimize ait olanı oluşturmada,
tüm bu renkleri –aykırı da olsalar, yapılmış da- bir çoğalma,
bir çeşitlenme (vesilesi) olarak görebilmeyi, kullanabilmeyi
ve kabullenebilmeyi becermeye. Biraz başkalarının ve yaptıklarının
penceresinden de bakabilmeye (empati?), fotoğrafa (ve hayata)
dair tek tip tanımlamalardan vazgeçmeye, fotoğrafı (ve tabii
hayatı) tektipleştirmemeye... “Türkiyelileri en iyi Türkiyeli
fotoğrafçılar çeker” gibi içi boş ve yok düşüncelere kapılmamaya;
dar, sıkışık alanlardan çemberin dışına bakmak, hatta çıkmak için
biraz cesarete ve korkular(ımız)la kaşılaşmaktan, yüzleşmekten
korkmamaya ve en önemlisi de kendimiz(d)e
tüm farkına vardıklarımız için izin
vermeye nasıl da ihtiyacımız var. Bu düşüncelerin tümünü
20ML stüdyosunu oluşturan ekibe atfetmek doğru mu ya da mümkün
mü –katılırlar mı onu da-bilmiyorum ama Aktüel dergisinin
son sayısında yer alan ropörtajları bana yukarıda yazdıklarımı
düşündürttü, hatırlattı.
20ML fotoğraf
ve tasarım üzerine belki ilk değil ama yeniden ve böyle düşündükleriyle
bence üzerine düşünülmesi, izlenmesi gereken bir adım. Milliyetçi muhafazakar bir bakışla (genellikle fotoğrafta
da, Türkiye’de de hemen her alanda yapılan bu değil midir?:
bizim gibi düşünmeyeni, olmayanı, yapmayanı dışlamak, reddetmek,
ve beğenmemek için her türlü yan yolu mübahlaştırmak, aslolanı
görmemek ve göstermemek için karalamak hatta!!!) yapılanları
ve düşünülenleri asıllarının kötü birer “kopya”sı olarak da
değerlendirecek, yıllardır yapılmakta olanın –izlemeseler
de... çünkü kendi yaptıklarının dışında yapılanlar ve yapanlar
onların dışındadır, ilgilenmezler. İçerisi çok tenhadır ama
‘bizimdir’- tekrarının ne tür bir yenilik olacağını ya da
farklılık yaratacağını sormak da mümkün. Kendi köşesinden
tüm dünyaya bu kadar katılımsız hükmetme ve müdahele etme
(doğal) hakkını kendinde görecek “duayen” fotoğrafçılarımız
da olacaktır biliyorum ama yapılanları ve düşünceleri reddetmeden
önce süreçleri izlemenin, getirebileceklerini görmenin ve
üzerine düşünmenin bizleri fildişi kulelerimizden çıkararak
ve daralmaktan biraz olsun kurtarabilmesini, kendimize ait
bir söze, bir görüntüye eşlik edebilmesini ümid etmek istiyorum.
20ML’culara geri dönersem;
İngiltere ve Kuzey ülkeleri çıkışlı “snapshot”
(enstantane) akımını benimseyen bir çizgide ilerleyen
20ML’cular dergide amaçlarını; “avamlığı, doğallığı biraz
abartan ve anı en basit şekliyle yakalayarak tasarlanmamış
izlenimini veren fotoğraf tekniğini Türkiye’de yaymak” olarak
açıklamışlar. Kendi’lik hallerinin dışavurumuna bir başka
yaklaşım diyebiliriz belki de, eğer gerçekten umursuyorlarsa.
Sahiciliklerini ya da kalıcılıklarını bize en iyi zaman ve
bu zamanda yaptıkları gösterecektir.
20milyon enstantane
ile varolana biraz abartılı, kimilerineyse “biraz fazla çıplak”
dedirtecek kadar doğal, arada irkilten ama böylece merak uyandırabilecek,
sorular sordurabilecek anlık zamanları daha fotoğrafa ve galiba
daha hayatın kendisine dair buluyorum. Yolunuz Çukurcuma caddesine
düşerse onları mutlaka ziyaret
edin. Kapısında kocaman gri bir motor görürseniz (Ertan’ındır
ve) bilin ki doğru yerdesiniz.
Son olarak; Saadet Koç’un Geniş Açı’nın bir önceki (sayı:
30) sayısında “Londra
galerilerinde ustalar resmigeçidi”
başlığıyla yayınlanan ve ağırlıklı olarak Londra
galerilerindeki yaz rehavetinden uzak fotoğraf sergilerinin
haberlerine yer verdiği yazısından sözetmek ve özellikle de
yazısının son bölümünde kadın fotoğrafçılar üzerine yazdıklarına
değinmek istiyorum. Yazının; “Pollock’un tabiriyle 1970’lerin
feminist hareketi, kendini kadınların yanlı temsillerine karşı
deneyimlenen, gerçeğe yakın, pozitif ve kadınlarca üretilmiş
temsillerden oluşan bir tür manifesto olarak ortaya koydu.”
cümlesiyle başlayan son bölümünde yazının bütünüyle fazla
ilişkilendiremediğim kadın fotoğrafçılarla ilgili kısa, bir
tek Cindy Sherman örneğinden yola çıkan ve biraz da ifade
olarak karmaşık gelen yorumlarıyla, Saadet Koç’un Türkiye’deki
kadın fotoğrafçılar üzerine ODTÜ bünyesinde (1999?) hazırladığı
(kapsamını tam bilemediğim) tez çalışmasının sonuçlarının
bir bölümü bana yazının sonuna adeta sıkıştırılmış gibi geldi.
Saadet Koç’un yazısında; kadın fotoğrafçıların egemen temsillere karşı birkaç strateji
geliştirdiklerini, bunlardan ilkinin Cindy Sherman gibi basmakalıp
temsillere el atmak olduğunu, ikinci olaraksa hem fotoğrafçı-nesnesi
arasındaki iktidar ilişkisini kırmak hem de kendi varlıklarının
altını çizmek için kadın fotoğrafçıların (hangileri?) özportreye
ağırlık verdiklerini öğreniyoruz. Kadın fotoğrafçıların kendilerini,
bedenlerini ve cinselliklerini kullandıklarını söylüyor. Özportreyi kadın fotoğrafçılar için bir tür yeniden ya da
karşı sunum/kullanımın ifadesi olarak düşünebiliriz belki
ama bunun, kadınların kendi varlıklarının altını çizmek ya
da fotoğrafçı ile nesnesi arasındaki iktidar ilişkisini kırmak
için kendilerini
fotoğraflıyor olmalarına tam ikna olduğumu söyleyemeyeceğim.
Bir başka açıdan baktığımızdaysa, kendi fotoğrafını çekmeyi,
bir başkasının fotoğrafını çekmekten daha kolay(cı) bir yol
olarak da değerlendirebilir miyiz acaba? Açıkçası özportre
bu tür bir karşı çıkış için bana yeterince güçlü bir araç
gibi gözükmüyor. Özportrede
tek kişilik bir iletişim, tek kişilik bakma (aynadan?)
ya da hiç görmeden, karşılaşmadan bir çekim süreci değil midir
yaşanan? Bir başkasıyla karşı karşıya olduğundaysa durum bence
daha farklıdır ve karşınızda
durup size bakan bir çift göz ve ifade ile kurulan
ya da kurulamayan ilişkide saklıdır fotoğraf? Karşınızda size
önce teslim olmuş gibi duran, “poz” vererek kendi olmaktan
çok uzakta duran kişinin giderek sizin çekmenize razı hatta
istekli olma sürecini yaratmada (yakınlık) ve makinenin iktidarını,
bakan olmanın önceliğini ortadan kaldırarak, görüleni de bu
sürecin bir parçası yapma ve her iki tarafı da kendiyle karşılaştıracak
“anın” peşindedir fotoğraf.
Bu açıklamalardan sonra
sıra son olarak Türkiye’deki kadın fotoğrafçılara geliyor.
S.K yıllar önce söz konusu tez çalışmasıyla ilgili olarak
benimle de konuşmuştu. Konuştuklarımızı ve soruları tam hatırlamıyorum,
başka hangi kadın fotoğrafçılarla ve kaçar kere görüştüğünü
de bilmiyorum, tezinin tamamlandığını da bu yazı vesilesiyle
öğrendim. Londra’daki galerilerden sergi haberlerine ağırlıklı
olarak yer verilen bir yazının son bölümüne sıkıştırılarak,
kaybedilmemesi gereken kadar önemli (belki de bir ilk!!!)
çalışmanın daha ayrıntılı değerlendirmesini ve diğer sonuçlarını
çok merak ediyorum. (bu konuya özel bir değerlendirme yazısı
!!!)
S.K,Türkiye’deki kadın
fotoğrafçıların bu stratejileri kullanmadıklarını söylüyor
ve ekliyor: “Fotoğraf çalışmalarıyla toplumsal kimliklerini
birbirlerine karıştırmazlar. Bunun bir nedeni, Türk toplumunda
birey olarak kendi içini ortaya dökmek ciddiye alınmamak demektir
(özportre, kendi içini ortaya dökmenini tek yolu mudur?).
Entellektüel kapasite ölçüsü kendi derdin yerine evrensel
dertlerle uğraşmayı (bir not: böylece kendinde(n) olanı da gizleyerek mi?), kendini ifade
yerine ürettiğinle mesafe kurmayı gerekli kılar. Türk kadını,
genelde cinslerarası farklılığın altının çizilmesini hümanist
söylem içinde (hepimiz insanız!-sanki
kimse tersini iddia etmektedir!) gereksiz bulur.”
Dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınlar yüzyıllardır
yalnızca evinin kadını, çocuklarının annesi olarak yaşadılar.
Kadınlar için “ben” diyebilmek ve kendini dile getirmek başlı
başına zor bir şeydi. Egemen kültür kadına etkin ve özerk
bir özne olma hakkını pek az tanıyordu. Ve
bu kültürde kadının simgeleyen, temsil eden olması çok güçtü,
çünkü kendisi bir simgeydi. Anneydi, duyguydu, evinin
kadını, şefkatli koruyucusu ve düzenleyicisiydi.
Türkiye’de
yıllarca kamusal alanın dışında olan, tutulan ve elininin
hamuruyla erkek işlerine!!! bulaştırılmayan kadınlar, onlar için çok yeni ve tamamen kamusal
alanda bir iş kolu olan fotoğrafa
ağırlıklı olarak 1980’lerden sonra başladılar diyebiliriz.
Belki bu kadar yeni olmasının verdiği bir “yaklaşımsızlık”
ya da “üzerine düşünülmemişlik” nedeniyle olabilir ama fotoğrafçılıkla kadınlıkları arasında
–inatla- bir bağlantı kurmamakta, kuranlara kızmakta ve bence
ilgisiz bir karşı çıkış cümlesi ile;
“ fotoğraf evrensel bir dildir” diyerek, fotoğrafla
kadınlıklarının bir ilgisi olmadığını ve böyle bir ilişkinin kurulmaması
gerektiğini (mi) düşünmektedirler?(2)
Keşke bir gün kadın
fotoğrafçılar olarak bir araya gelsek ve
bu konuyu bukadar kes(k)in karşı çıkışların gölgesinde kalmadan tartışabilsek, konuşabilsek?
Laleper Aytek