Fotoğrafçı
Fotoğraf Fotoğraflar Portfolyolar Yazılar Laleper aytek Ana Sayfa  Sergiler Laleper Aytek Laleper Aytek
O Sesi Görmek İçin 

Okuyorum.

Okudukça şaşkınlığım biraz daha artıyor.

Avusturya doğumlu, Amerikalı kadın fotoğrafçı Lisette Model’in hayatını, yaşadıklarından notlarını ve 30’lu yaşlarında fotoğrafa nasıl başladığını?

Her şey 2 gün önce aldığım 2 fotoğraf kitabıyla başlamadı.

İki kadın fotoğrafçı: Lisette Model ve Nan Goldin.

Onların Phaidon 55 serisinden  yayınlanmış kitapları.

Kimdi bu kadınlar? Fotoğrafa dair nasıl bir hayat sürmüşlerdi?

Ya kendileri?

Onlara fotoğraf çektiren kendi’leri nasıldı? Ne kadardı?

Ve unutulmaması gereken bir isim daha: 3.bir kadın fotoğrafçı: Diana Arbus.

Doğru sıralama: Lisette Model (1901-1983), Diana Arbus(1923-1971: ölüm nedeni:intihar)

ve Nan(cy) Goldin(1953- ....).

3 kuşak kadın.

3 kuşak fotoğrafçı.

3 kuşak öğretmen/öğrenci.

Lisette Model Diana Arbus’un, Diana Arbus’da Nan Goldin’in öğrencisiydi.

Her şey 2 ay önce katıldığım İsveçli fotoğrafçı Anders Petersen’in atelye çalışmasıyla başlamadı.

Bu çalışmadan yaklaşık bir buçuk ay sonra yazdığım “değişmek” başlıklı yazımın ilk sayfasında yer alan:

 ‘tek bir insan,

 bir cümle,

 bir söz,

 bir fotoğraf,

 bir yazı,

 bir resim

 tetikleyebilir değişikliği....’

doğruydu.

Hep “o sesi görmek için” baktığımız hayatlar, aradığımız insanlar ve

Alıştığımız ya da hiç benimseyemediğimiz görüntüler.

Herkes kendine göre içindeki “o sesi” arıyor (muy)du?. Bıkmadan ve yorulmadan?

İsveçli mahkumun “I am sharpening my pyramid” (piramidimi keskinleştiriyorum)  sözlerindeydi “o ses”.

Anders Petersen ise “if you want to be a good photographer, you must break down the surfaces” (eğer iyi bir fotoğrafçı olmak istiyorsanız, yüzeyi kırarak içeriye bakmalı, içeriye girmelisiniz) sözlerinden bakıyordu dünyaya.

Kolay değildi, fazlalıklarından kurtulmak, onca kalabalığın, kargaşanın, ertelemenin, vazgeçmenin, terketmenin, şikayetin, haketmemişlik duygusunun içinde(n) kendine

bakmak ve daha da önemlisi kendine doğru (acımadan) yol alabilmek. Zirve alabildiğine yalnızdı. Issızdı ve sessizdi. Bir tek rüzgarın uğultusu ve alıp verdiğin nefesin sesi. Zirve ürkütücüydü. Aşağıda vazgeçmek gibi değildi. Daha çoktu.

O kadar yukarıda, vazgeçecek (artık bir tek kendim!) bir şeyin kalmadığı bir noktada sadece 2 seçenek vardı: orada kalıp kendinle gerçekten buluşmak, bir iç yolculuğunu başlatmak ve gerçekleştirmek ya da “burası bana göre değilmiş” deyip, geri dönmek ve “kendi sesini dış seslere feda etmek”(yıldırım türker).

Peki, piramidin tepesinde olmak nasıl bir şeydi?

Zirvede olma(ma)nın getirdikleri, götürdükleri, verdikleri, aldıkları, sakladıkları olabilir miydi? Yoksa zirve kendinin ve her şeyin en örtünmesiz, en sen/ben hali miydi? Eğer öyleyse tehlike daha da büyüktü.

Çıkmadan bilinmesi de kolay değildi. Belki tahmin yürütülebilir, deneyenlere, aynı yoldan daha önce geçmiş olanlara sorulabilirdi? Ama herkesin yolculuğu kendine ait olmalıydı?

Kendi’lerimize ve hayatlarımıza bakmayı bir tek kendimiz öğretebilirdik bize?

 fazlalıklardan arınmak,

 daha yalnız kalmak,

 daha maruz kalmak,

 daha çok sormak,

 daha az istemek,

 daha çok sevmek,

 daha çok bağlanmak,

 daha çok katılmak

 ve sonunda hep hayatta kalmak

 geliyordu aklıma.

Her şey 27 kasım 2001 günü penceremde parlayan bir ışıkla başlamadı.

ki cürmünden çok bir aydınlıktı, görenler için.

Bu 3 kadın fotoğrafçının birbirlerini izlemeleri, birbirlerini bulmaları, birbirlerinden çok etkilenmeleri, birbirlerinin öğrencileri olmaları ve benim 2002’nin ilk günlerinde Lisette Model’in hayat hikayesini okuduğum kitapta karşılaştığım; “Arnold Schönberg Lisette Model’e bugün(d)e yaşıyor olma duygusunun önemini yavaş yavaş aşılamıştı” cümlesi bir tesadüf olabilir miydi? 

“değişmek” yazısı şu öneri üzerine kurulmuştu:

 hayata bir başka gözle bakmayı,

 hayata katılmayı,

 hayatı sevmeyi,

 ne olursa olsun hayatta kalmayı

 ve korkmaktan korkmamayı öğrenmek.

Bu sarsıcı yakınlık bir tesadüf olabilir miydi?

Üstelik onca yıl sonra?

1935’lerdeki bir kadın fotoğrafçının izini sürüyor olabilir miydi düşüncelerim?

Beni bu kadınların hayatlarına, fotoğraflarına ve sözlerine yakınlaştıran neydi?

Niye onların (başkalarının değil de!) kitaplarını almış, merakla okumaya başlamış, okudukça şaşırmış ve onların hayatlarının izini sürmeye, fotoğraflarından dünyaya bakmaya başlamıştım?

Susan Sontag, “fotoğraf üzerine” kitabının “amerika’ya puslu bir bakış” bölümünde Diana Arbus’tan ve fotoğraflarından uzun uzun sözediyor: “Bir keresinde niçin film yaptığı sorulan Bunuel, “bu dünyanın tüm olası dünyalar içinde en iyisi olmadığını göstermek için” diye yanıt vermişti. Arbus ise bundan daha da basit bir şeyi, bir başka dünya bulunduğunu göstermek için fotoğraf çekmişti”

“Arbus’un fotoğrafları...............................izleyicinin bakması istenen şeyin gerçekten de öteki (vurgu bana ait) duygusu üzerine kurulu olduğu için hem utangaç, hem de fesat olan bir nahiflik önerirler.”

“Arbus’un işleri, izleyenleri bu paryalarla ve sefil görünüşlü insanlarla kendilerini özdeşleştirmeye çağırmaz............................ Arbus’un fotoğraflarının en çarpıcı yanı onun - kurbanlar, talihsizler üzerinde yoğunlaşarak- sanki sanat fotoğrafının en yetkin girişimlerinden birine dahil olması, ancak bunu yaparken böyle bir projenin hizmet etmesi beklenen merhemet uyandırma amacı gütmemesidir. Onun işleri itici olduğu kadar dokunaklı ve acınacak halde olan insanları göstermesine rağmen onlara karşı hiçbir merhamet duygusu uyandırmaz........... Bu fotoğraflar açık yüreklilikleri ve konularının duygularını duygusallığa kaçmadan anlattıkları için övülmüşlerdi................................”

Fotoğraf çekmek bir perdeyi aralamak gibidir.

Tıpkı yazmak gibi...

Gizli dünyalara nüfuz etmektir.

Bir tür casusluktur.

Ötekilere bakmaktır.

Dünyayı ötekilerin gözüyle de izlemek ve

Bakmaktır.

Bakarken;

ne kadar kendi’miz,

ne kadar yalnız (piramidin tepesinde) ve

ne kadar çocuk olursak,

o kadar gerçek, o kadar bize ait duygularımızdan yaklaşabiliriz çekeceğimiz konuya.

çünkü fotoğraf ancak ve bir tek;

duygularımızı özellikle kendimizden sakla(ya)madığımız noktada,

onlarla açık yüreklilikle başbaşa kalabildiğimiz, yüzleşebildiğimiz bir noktada geliyor.

Ve o an deklanşörün tek bir çıt sesi ile görüntüler geçmişe kaydediliyor.

En çok kendi’lerimizdeki korkulardan kaçmamakta zorlanıyoruz ve belli etmemeye çalışıyoruz.

Yok sayıyoruz.

Korkmuyormuş gibi yaparak, bize ait olmayan sözler sarfettiğimizde durumu hafiflettiğimizi düşünüyoruz.

Ve yok saydıkça önce kendimizden ve sonra da kendimizdeki fotoğraftan uzaklaşıyoruz.

Kolay sanıyoruz dünyayı başkalarının gözünden ve daha çok onlara öfkelenerek yaşamayı.

En kolay olan da tüm kaçtıklarını yaşadıklarının en önemsiz parçaları olarak ayıklayıp, bir kenara atmak.

Onlar hep var (onlarla karşılaşmanın uzağında ya da kaçışında da olsak).

Bizi inatla ve sabırla bekliyorlar.

Çünkü her şeyin bir zamanı var.

Çünkü her şey kendi zamanını bekliyor.

Onlar, bir gün tüm cesaretimizi toplayıp, “kendimize ait odanın” kapısını önce usulca aralamamızı ve sonra da içeriye bakmamız için bekliyorlar.

Her şey bir hafta kadar önce İstanbul’da tüm hayatı uğratan kar yağışıyla başlamadı.

Lisette Model tüm bildiklerini, Schönberg’ten öğrendiklerini özellikle bir kişiye aktardı: Diana Arbus’a. 1923-1971 yılları arasında yaşayan Arbus, Lisette Model ile 1951 yılında New York’ta

New School for Research okulundaki dersleri sırasında tanışır. Kitap bu karşılaşmayı şöyle anlatıyor: “Diana Arbus ile Lisette Model (öğretmen ve öğrenci olarak) L.Model’in Schönberg ile paylaştığı türden derin bir ilişkiyi paylaştılar. Bu farklı ilişkide öğretme ve öğrenme –en geniş ifadeyle- bir sanat ve yaşama felsefesinin aktarılmasıydı”.

Model şu düşüncesini de açıklıkla ifade ediyor: “Eğer hayatım boyunca üzerimde çok büyük bir etki yapmış bir öğretmenden sözedilecekse bu kişi Schönberg’ten başkası değildir.”  

Hayatta bu tür pozitif ve derinden etkilenmelere fazlasıyla ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Bizi kendimize bir daha baktıracak, baktırabilecek, farklı sorular sorduracak, yaptıklarımız ve yapmadıklarımız anlamında bizleri rahatsız ederek, varolan sorularla yetinmememiz konusunda bizi uyaracak ve böylece çok düşündürtecek hayırlı rahatsızlıklara, böyle insanlara ihtiyacımız var. İhtiyacımız var çünkü inanıyorum ki; dünya karşıtlıkların yaratacağı sinerji ile oluşturacağımız işbirliği ile daha bize ait, kendimizi daha iyi hissettiğimiz ve her ne yapıyorsak yapalım yaşama katılmayı gönülden isteyacak kadar bağlı olduğumuz bir dünya olacak.

Kendimiz olmaktan vazgeçmeden, o sonsuz yolculuğu hiçbir zaman ertelemeden, bu insanları, beraberce geliştireceğimiz farklı farklı projeleri birlikte harmanlayabildiğimiz zaman hem tek tek ürettiklerimizi hem de birlikte ortaya çıkardıklarımızın bir anlamı, bir bütünlüğü olacak. Oysa bizler nedense daha çok yüreğimizi bu hayırlı etkilere açmak yerine bu duruma sebep olabilecek durum ve kişilerden hızla kaçıyor ve uzaklaşıyoruz aslında. Bu kararlaştırılmış ve özellikle tercih ettiğimiz bir şey değil belki, ama sonuçta yaşananlar daha çok buna işaret ediyor.

(Herkes bana karşı ve kimin nereden, ne zaman vuracağı belli değil ya? Ve ben bugüne kadar bu durumu kafama vurula vurula öğrendim ya – kim o kapıyı aralamaya cesaret edecekmiş şaşarım – Kapalıyım, belirsiz bir süre için... Açıldığımda ise, eğer açılırsam emin olun haberiniz bile olmayacak ve ben bir daha asla kimseye güvenmeyeceğim. Artık bir kaçağım: kendimden ve herkesten. Hayat bana bunu öğretti. Öğretirken de çok cesurdu, esirgemedi, her kötülüğü tanıttı, her sınavı verdim, çok kaybettim ve bu hale geldim.Yüzüm gülmüyor, insanlardan özellikle kaçıyorum, onları sevmiyorum ve kızgınım. Evet söylediğim gibi kapalıyım artık. Süresini bilmiyorum, bilsem de söylemeyeceğim).Bu sonsuz ve sınırsız öfkeyi her gün biraz daha da koyulaştırarak en çok kendilerimize uzaklaşmıyor muyuz aslında?. En çok kendimize bakmıyoruz. Giderek başkalarının belirlemesine izin veriyor ama bunun farkına bile varmıyoruz.

Beni en çok Lisette Model’in, Diana Arbus’un ve Nan Goldin’in kendilerine neredeyse acımasız diyebileceğim bir çıplaklık ve yalınlıktaki örtünmesiz bakışları, yaklaşımları ve böyle çektikleri fotoğrafları etkiledi.

 Üçü de çok haklı olarak, deneysel fotoğrafa inanmadılar. An’ı görüntülerken zaten yaşanmakta olan dönüşümün kendisinin yeterince deneysel olduğunu ve fotoğrafçının, objektif ve konu ile birlikte inanılmaz bir hızla dönüşmekte olduğunu düşünüyorlardı.

Her an farklı/başka bir deneyimle başbaşa kalabiliyordu fotoğrafçı – ve sonradan da izleyici-. İnsanlık hallerinin, durumlarının kurgusal bir deneysellik çerçevesinden anlatımı ise fotoğrafçının kendi’lik halini gölgeliyordu. Katılalım ya da katılmayalım -ki ben yürekten katılıyorum ama bu deneysel fotoğrafa karşı olduğum anlamına gelmiyor hatta bazı deneysel işlerdeki soyutlamalara  kendimi yakın hissettiğimi bile söyleyebilirim- ama onların gözleri yaşam(ay)ı böylesi bir deneysellikten görmeyi kabul etmedi.

Ben kendimi görmeden nasıl gösterebilirim?

Onlara ait fotoğraflar(ım)dan kendi dünyama ne kadar bakabilirim?

Koşullar, sınırlar, engeller, bağımlılıklar, uzlaşmalar ve boyun eğmeler hep olacak.

Önemli olan bunların ne kadarıyla size ait ve ne kadarıyla da başkalarının olduğu?

Peki ya özgürlükler, içimizdeki ben’ler ve ötekiler?

Sığınmak istedikten sonra o kadar çok kaçış noktası ve o kadar çok (ve kolaylıkla haklı gibi gelen) açıklama bulmak mümkün ki!!!

Önemli olan, bir fotoğrafçı olarak, bir insan olarak öncelikle kalbinize, iç sesine kulak vermek ve Lisette Model’in de söylediği gibi; “asla tutkuyla bağlanmadığınız hiçbir şeyin fotoğrafını çekmemek...”

Peki her şey ne zaman başladı?

Laleper Aytek

fotoğraf, fotoğrafçı
fotoğraf, fotoğrafçı