Saydam
Günleri’nin Ardından… |
Bu yıl 2. gerçekleştirilen İstanbul
Saydam Günleri’ni düzenleyen Piya Kültürevi Fotoğraf Atölyesi
ile birlikte bu günlerin hazırlanmasına katkıda bulunan tek tek
her kişi ve kuruluşu başta sponsorlar olmak üzere (Radikal, Açık
Radyo, NTV, h & h OFSET ve Mavi Tanıtım’I) kutluyorum.
Bu yazının asıl konusu 2. İstanbul Saydam Günleri hakkında
okuyucuya bilgi vermek olsa da, gösterileri izlerken ve hafta boyunca
fotoğrafa ilişkin, özellikle Türkiye’de fotoğrafın durduğu, algılandığı
yere ilişkin, belki de biraz “iyi fotoğraf nasıl oluyor, yani?”ye
ilişkin aşağıda sözedeceğim düşüncelerimle yoğun bir biçimde yüzleştiğimin
farkına varınca, yalnızca izleyebildiğim gösterileri değerlendiren
bir yazı değil ama aynı zamanda deklanşöre her basıldığında ve her
basanın fotoğraf üretemeyeceği düşüncemin değişik açılımlarını da
bu vesileyle okurlarla paylaşmak istedim.
Bu noktadan hareketle fotoğrafa ve fotoğrafçıya bu kadar kapsamlı
bir desteğe ilk kez tanık olduğumu “acı ama/bir gerçek” olarak ifade
etmeliyim. Fotoğrafçılar bugüne kadar daha çok bireysel girişim
ve çabalarıyla çalışmalarını ortaya koydular: sergiler açtılar,
gösteriler düzenlediler, az sayıda kitap ve dergi yayınladılar (uzun
yıllar neredeyse hiç bir fotoğraf dergisi bir süreklilik içinde
yayınlan(a)madı Türkiye’de..). Bunun talep eksikliğinden kaynaklandığını
sanmıyorum. Türkiye’de bugün fotoğrafa meraklı ve ilgili amatör
ve/ya profesyonel pekçok insan var. Her ay bir başka moda dergisi
yayın hayatına kolayca katılırken, fotoğrafseverler ancak son yıllarda,
o da 2 ayda bir yayınlanan tek bir dergi ile yetinmek zorundadırlar.
Ve eğer dil bilmiyorsanız yine son yıllarda ağırlıklı olarak İstanbul’da
Pandora, Homer ve Robinson Crouse ve Karum gibi kitapevlerin getirdikleri
fotoğraf kitaplarından da mahrumsunuz demektir.
Bu sebeple bizleri 112 gösteriyle buluşturan 2.İstanbul Saydam Günleri’nin
böyle zengin bir kadro tarafından destekleniyor olmasının örnek
oluştururak süreklileşmesini diliyorum.
Beyoğlu çevresindeki dört merkezde; Aksanat, İFSAK, İtalyan
Kültür Merkezi ve Fotoğrafevi’nde gerçekleştirilen gösterilerin
programına bakınca birden Film Günleri’ni anımsadım. Tek bir farkla;
Saydam Günleri’nde gösteriler daha çok teknik ve zamansızlık nedenleriyle
olsa gerek Kısa Gösteriler dışında tekrarlanmadı ve zamanları da
çakıştığı için az sayıda gösteriyi izleyebildik. Ama fotoğraf görmek
için, bilmediğiniz fotoğrafçıların dünyalarına 15-20 ya da yarım
saatliğine de olsa göz atmak için bir gösteriden diğerine yetişmek
keyifliydi. Her gösterinin bu keyfi sürüdürdüğünü söyleyemeyeceğim
ancak sahici bir fotoğraf ortamının oluşabilmesi için (fotoğrafçısı,
yazarı, fotoğrafı, yayınları, izleyicisi ve eğitimi ile) bence öncelikle
çalışmaların görünür hale gelmesi gerekiyor. Saydam Günleri de bu
kadar fazla gösteriyi birarada sunması açısından ve fotoğrafçıların
birbirini görebilmesi açısından oldukça önemli bir fırsat oldu bence.
Böylece fotoğrafçılar fildişi kulelerinden dış dünyaya çıkarak,
yapılanları görecek ve yaptıklarında “expose” olarak kendilerine
ve yaptıklarına çok daha geniş bir mercekten (tercihan eleştirel
bir gözle) bakabileceklerdir. Böylesi bir karşı-laşmaya hepimizin
ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Belki o zaman gösterisi sırasında
fotoğrafla 15 yıldır amatör olarak uğraşmaktan gurur duyduğunu altını
çizerek vurgulama ihtiyacı duyan (her nedense!!!) bir fotoğrafçı
fotoğraflarına ilişkin 15 yıl içinde mutlaka çözmüş olması gereken
çok temel ışık ve kadraj problemleri olduğunu görerek kendine ve
yaptıklarına bir daha ama bu sefer bir dış göz olarak bakabilecektir.
Çünkü öyle sanılsa da hiçbir alanda olmadığı gibi kolay fotoğrafçı
da olunmuyor.
Gösterilere dönersek; 18-26 Ekim tarihleri arasında
izlediğimiz 2.İstanbul Saydam Günleri şu ana bölümlerden
oluşuyordu: öyküler, seyahatnameler, basın fotoğrafları, fotoğraf
ve diğer sanatlar, kısa gösteriler, ilk gösteriler ve kategori dışı
gösteriler. Bu bölümler dışında Şahin Kaygun’un
anısına retrospektif bir gösteri, konuk fotoğrafçı Georgios Kastangelos’tan
“Odaktaki İnsan” isimli bir gösteri ile Mehmet
Bayhan’ın geçmişten günümüze fotoğrafın serüvenini anlatacağı konferansı
ilginç ve izlenmeye değer etkinlikler arasındaydı.
Kendi adıma fotoğrafa uzun yıllarını vermiş Gülnur Sözmen’in Yoldaşım
Işık isimli gösterisini izleyemediğime çok üzüldüm. Çok
sık gösteri düzenlemeyen Sözmen’in son sergisindeki keyfi (bir daha)
yaşamış olanlar şanslı. Beni etkileyen bir çalışma M.Emin Altan’ın
Deneysel Bir Çalışma ‘cuba’ isimli gösterisi oldu.
Gösteri gerçekten titiz bir çekim sonrası kurgusal hazırlık ile
bizleri fotoğrafçının gözüyle tutkunu olduğu Küba’nın dünü, bugünü
ve yarınına dair neredeyse düşsel ama o kadar da gerçek bir yolculuğa
çıkardı.
Maggie Danon’un ’97 Sergim isimli gösterisi izleyenlere
“fotoğraftan başka bir şey” dedirtecek kadar sanatçının yıllar önce
(1962’de) resimle başlayan serüveninin izlerini yoğun biçimde taşıyordu.
Danon’un resim, heykel, grafik, biraz fotoğraf ve bilgisayar teknikleriyle
hazırladığı gösterisi, İzzet Keribar’ın hemen ardından izlediğimiz
Doğu Anadolu’dan Bir Portfolyo isimli ve el değmemiş, bozulmamış
saf doğa görüntüleriyle oluşturduğu gösterisi ile açık bir karşı-tlık
oluşturdu ister istemez. Danon’un karışık teknikle hazırlayıp, dia
olarak sunduğu resimlerini ( fotoğraflarını diyemiyorum, zaten gösteri
de kategori dışı gösteriler bölümünde yer alıyordu) bir sergide
yavaş ve uzun uzun izlemeyi tercih ederdim. Yarım saat gibi kısa
süreye sıkıştırılmış yaklaşık 100-120 görüntüdeki yoğun soyutlamaları
ardarda izlediğinizde, o soyutlamaların tadına yeterince varamayarak
benim gibi neredeyse hepsi aynı görüntüymüşcesine bir kayıtsızlıktan
ve biraz uzaklaşarak izleme tehlikeniz de oldukça fazla.
Sanat yaşamına resimle başlayan bir başka fotoğrafçı da Arif Aşçı.
İpek Yolunda Son Kervan isimli gösterisi katettikleri
12.0000km.’lik yolun görsel ve sözel bir öyküsü. 15 ay süren bu
yolculuğun öyküsünü Arif’in ağızından dinlemek hem çok keyifli hem
de ilginç ama söz (hele bir dia gösterisinde) görüntünün etkisini
azaltıyor. Bir belgesel bu işi çok iyi yapacakken (bildiğim kadarıyla
bu yolculuğa ait bir belgesel de hazırlanıyor) fotoğraflardan yola
çıkarak gösteri boyunca yolculuğun anlatılması izleyici tek bir
okumaya mahkum etmiş oluyor ve geriye görüntülerden çok hikaye kalıyor.
Oysa Arif gibi ışığı, rengi, gölgeyi, kadrajı bu kadar iyi kullanan,
belirleyen birinin görüntülerini tek bir okumayla sınırlandırmasının
fotoğraflarına ve tabii bizlere de (büyük) bir haksızlık olduğunu
düşünüyorum.
Benim hazırlanmasına katkıda bulunduğum Gezievi’nin seyahatnameler
bölümünde yer alan Gezdikçe… Gördükçe… isimli gösterisi
ise gezginlerin fotoğraflarıyla oluşturduğumuz karma bir gösteriydi.
Kısa gösteriler bölümünde yer alan Mehtap Yücel’in 32mm
LOMO isimli gösterisi vizörden bakılmaksızın çektiği fotoğraflardan
oluşuyordu. Bir gazetede okuduğum ve Rus pazarında kolaylıkla bulunabilen
LOMO’ları anlatan bir yazı şöyle bitiyordu: hayatta ne eksiksiz
ki fotoğraflarımız olsun. Fotoğrafın böylesi bir rasgelelikten açıklanması
bir yaklaşım ama ne kadar geçerli ve ne kadar gözlerimizin biriktirdiklerini
yansıtabildiği, yansıtabileceği de herhalde yanıtlanması gereken
bir soru.
Son olarak herkesin bir parça “fotoğrafçı” olmaktan ve fotoğrafın
yüzeysel kullanımından kurtarılabilmesi için gelenekselleşmesini
dilediğim bu tür etkinliklerde seçici olmak zorundayız diye düşünüyorum.
Her gösteri yapana ya da sergi açana fotoğrafçı ya da hiç katılmadığım
bir terminoloji ile fotoğraf sanatçısı deme lüksümüz ve şansımız
yok. Zaman içinde bu seçicilik ne kadar önemsenir ve uygulanırsa
bunun yapılacak işlere de kalite anlamında yansıyacağını ve daha
çok sayıda nitelikli işle buluşabileceğimizi düşünmek sanırım yanlış
olmaz. O zaman sanal olmayan bir fotoğraf ortamı oluşturabilmenin
sağlam ilk adımlarında olur yetkinleşerek, gelişir ve zenginleşebiliriz.
Çünkü ancak izlediğimiz görüntüler bizlere başka başka, düşlemediğimiz,
öyle gör(e)mediğimiz, bak(a)madığımız dünyaların kapılarını aralayabildiği
kadar sürekli ve o zaman fotoğraf olacaktır.
Laleper Aytek
|
|