Tamamlanmamış-bitmemiş
ya da yarım kalmış bir hikaye gibi, çektiğim fotoğraflar(ın)da
yarım kalmış gülmelerin vardı ve sessiz bir öfke belki de nasıl
başedeceğini bilememe hali.
Bu kadar gençken, bu kadar yaşamamışken ve ne çok gülebilecekken.
Şimdi gri puslu bir odada bekliyorsun saatin gelmesini, gözlerini
kapamayı ve gülerek uyanmayı. Hangi şefkatli kolun saracağını,
gözlerinin içine bakıp “bunlar geçecek ve birlikte güleceğiz”
diyeceğini.
Buz dağının eteklerinde kaynamaya başlayan sular kadar yanlıştı
çizgileri yüzünün ve sonrası yoktu, davranışlar sözcüklerden daha
yüksek sesle konuşurdu belki ama ya bakışlar(ı) ya o sonrasız
bakışlar(ı), boş yollar gibi, çok yalnız gibi ve çok kimsesiz,
belki karşı ama tam gözünün içine bakarak bekleyen fotoğrafının
çekilmesini. Çekiniyorum ama biliyorum içinden (bana da) gülen
bir tarafı da var ama neyin, nasıl, ne zaman ve ne kadar geçeceğini
bilmediği, tahmin edemediği bir dağınıklıkta, bi başına yürüyor
koridor boyunca bir aşağı, bir yukarı telliklerini sürüyerek ve
susarak.
Yüzünün bir yarısı gülüyor bana hala.
uzaklar çoğalırken,
baktıkça bu ben/o değilken,
biliyorum:
yazdıkça anlatamıyorum.
ya fotoğraflar:
“fotoğraf: ölmüşlerin dönüşü
bir görüntü öncesinde kendimi dönüştürüyorum. Fotoğrafın
kendi keyfine göre bedenimi yarattığını ya da öldürdüğünü hissediyorum.
Tabii çoğu insan böyle bir tehlikeye girmiyor ama varoluşumu metaforik
olarak fotoğrafçıdan alıyorum.”
ya bir fotoğrafın sadece orta bölümünü basan siyah-beyaz fotokopi
makinası. Yine de “ben” olduğum anlaşılıyor!
“poz veriyor, poz verdiğimi biliyor ve poz verdiğimi bilmenizi
istiyorum.”
Murat’ta öyle...
Neredeyse sıfıra yakın saçlarının ve tükenmiş bedeninin ardından
gülümsemeye çalışırken;
“ama bu ek mesaj bireyselliğimin değerli özünü her resmin ötesinde
benim ne olduğumu asla değiştirmemeli. Kısacası benim istediğim
binbir tane değişken fotoğraf arasında yer yaşla değişen (hareketli)
görüntümün her zaman (şu derin) “kendim”le çakışmasıdır” diyor
sanki.
“Oysa “kendim” hiçbir zaman görüntümle çakışmaz.
Çünkü ağır, hareketsiz ve inatçı olan görüntüm, hafif, bölünmüş
ve dağılmış olansa “kendim”dir.
Portre fotoğrafı kapalı bir kuvvetler alanıdır. 4 görüntü repertuarı
kesişir, birbirine karşı koyar, birbirini çarpıtır;
Mercek önündeki ben aynı anda:
• Olduğumu sandığım,
• Başkalarının olduğumu sanmalarını beklediğim,
• Fotoğrafçının olduğumu sandığı,
• Fotoğrafçının sanatını göstermek için kullandığıyımdır.
Fotoğraf doğruyu söylemek gerekirse; benim ne özne,
ne nesne ama bir nesneye dönüştüğünü hisseden özne olduğum o gizli
anı temsil eder; o anda ölümün bir mikro çeşidini yaşarım.”
Ama ne olursa oldun aynı yüzün o kadar çok okunuşu
var ki!
O kadar çok perde,
O kadar çok saklı ki yüzlerdeki sır derinliklerinde “kendim”in...
Ama;
“Pozun öldürücü katmanını yırtıveren bu metalik sesleri
neredeyse şehvetle, fotoğrafta tutkumun takıldığı asıl –ve tek-
şeylermişcesine seviyorum.”
Seviyor muyum?
Pozun öldürücü katmanını yıtan metalik ses, deklanşöre dokunan
parmak:
tam bir kararsızlık anı!
ve
zamanın (geçmişte kalan) sesi: çıt...
fotoğrafın belirsiz bir sanat olduğunu da hissediyorum:
o anın yaşandığını kimsenin reddedemeyeceği bir belge tutuyorum
elimde, asla bir daha tekrarlanamayacak bir an, anların daha da
kısası: insanı kendinden şüpheye düşürecek kadar yalnız, kanıtsız,
sanki uydurulmuş gibi. Tek bir kare: tek kanıt o tek bir kare.
Uzaktayım, uzaktalar...
“Bazı fotoğrafların bende yarattığı ÇEKİCİLİĞİ esas
almaya karar verdim. En azından bu çekicilikten emindim.
Çekicilik: içsel bir çalhantı, bir heyecan, dile gelmek isteyen
ilgi.
Bir insan –izleyici- :
- ya fotoğrafın temsil ettiği nesneyi, görünümü,
bedeni arzular,
- ya farketmemize izin verdiği varlığı sever ya
da sevmiştir,
- ya gördüğüne şaşırır,
- ya da fotoğrafçının performansına hayran kalır
veya karşı çıkar.
Ama bu ilgiler hafif ve heterojendir. Evet, bir fotoğraf
bunlardan birini sağlayarak beni hafifçe ilgilendirebilir. Ama
bir başka fotoğraf beni güçlü olarak ilgilendiriyorsa o fotoğrafta
beni kışkırtan şeyin ne olduğunu bilmeliyim.
Bu durumu anlatacak en iyi sözcük:
GELİVERMEK.
Bu resim geliverir, şu gelivermez. Bu asık yüzlü
çölde ansızın bir fotoğraf bana doğru uzanır, beni canlandırır,
ben de onu canlandırırım.
Fotoğrafın kendisi hiçbir biçimde canlandırılmış değildir ama
beni canlandırır”
Her fotoğrafla birlikte eğer başlatılabilirse serüveni
yaratan da sürdüren de işte bu canlandırma, bu birden geliverme
hali olsa gerektir.
Bir canlandırma:
Tıpkı bir cinyet sonrasında, olay mahalline getirilen katil zanlısının
bir gün önce gerçekleştirdiği iddia edilen olayı yeniden canlandırması
gibi... Bu sefer kameraların, kalabalıkların önünde ve belki bir
de plastik kurşunlar...
Ya da bir sergi salonuna çerçevelenip asılan bir
portre gibi.
“Sahneden yükselir, ok gibi dışarı fırlar ve bana
saplanır”
Çarpma hızı ne kadar yüksek olursa, canladırıcı etkisi de o kadar
fazla olur.
“Bakışları delicidir, keskinliği ortalama değil,
şaşırtıcı ve kışkırtıcıdır. Tam anlamıyla kaygısız tutkunun, değişken
ilginin, tutarsız tadın o geniş alanı değildir. “İdare eder” bulduğumuz
insanlara, eğlencelere ya da giysilere karşı duyduğumuz gibi belirsiz,
kaypak, sorumsuz bir ilgi değildir. Bizi kendine inandırmayan
fotoğraf hilelerine bağlı değil, cesarete duyulan hayranlıktır.”
Murat’ın fotoğrafı da öyle.
Fotoğrafçı için birden “gelivermişliğinde”, pozun
öldürücü katmanını yırtan metalik ses, deklanşöre dokunan parmağım.
Sonsuzluk ve bir an.
Sadece bir an.
Sonrasız, öncesiz ve kanıtsız.
Tüm yakalanmışların sözcüsü gibi,
Siyahta beyazda, gölgede, kendimde ve insanda kaldı
gözlerim.
Laleper Aytek
|