Fotoğrafçı
Fotoğraf Fotoğraflar Portfolyolar Yazılar Laleper aytek Ana Sayfa  Sergiler Laleper Aytek Laleper Aytek

(Önce) Kendini Gören Göz

Çerçevenin başlığı:Al Gözüm Seyreyle

Orhan Alptürk: “Öteki Deniz-ler” 4-31 Ekim 2003 Fototrek Nikon Fotoğraf Galerisi

(çerçeve yazı olarak girecek-CD’sindeki DCSN2368SB-1 no’lu dik, mavi renklendirilmiş fotoğraf ile) 

Orhan Alptürk’ün fotoğraflarındaki kadın[lar] size/bana bakmazlar, kapanmışlardır adeta dış dünyaya ve kaçıyor, saklanıyor gibidirler çıplaklıklarında(n). Yüzleri vardır ama değmez, ayakları çıplaktır ama yürümez. Sar(a)maz duyguları bu yarı çekingen, yarı çıplak görüntüler ve bu dört yanı duvar duygusu veren yaşa(ma)ma alanı. Kimsesiz gibidir öteki deniz-ler, sessiz ve soğuk. Öteki yoktur, kendi de... fotoğrafçı neredeyse buluşamamıştır modeliyle, fotoğrafla ve belki de kendiyle. Aralarındaki uzaklığı hissedersiniz (ya da seyreden-seyredilen ilişkisini). Daha çok tek kişilik bir durma, bekleme, bakılma ve kaydedilme (poz) halinin zamanı gibidir geçmiş olan.

Kendini seyredilmek üzere ortaya koyan (poza duran) ya da fotoğrafçı tarafından ortaya konulmak istenen deniz(?) önce fotoğrafçı tarafından seçilmiş, seyredilmiş, bir anlamda kusursuzlaştırılmış (öyle duruşları tariflenmiş) ve bir anlatım/ifade/yorum biçimine daha doğrusu nesnesine dönüştürülmüştür. Ve sonunda da “ötekiler”-bizler?- tarafından seyredilmek üzere basılıp çerçevelendikten sonra sergi salonundaki yerini almıştır. 

önemli not:

  • Serginin tüm fotoğrafları Nikon Coolpix 5000 tarafından çekilmiş. Hi formatta çekilip, 50x70cm ebadında gerçekleştirilen baskıların bu kalitesi beni yine şaşırtarak –bir Coolpix 5000 sahibi olarak- çok keyiflendirdi. Bu vesileyle Nikon’un bu aileden tüm dijital modellerini (5400, 5700 vd.) tüm  fotoğrafseverlere şiddetle tavsiye ediyorum. 

 

(Önce) Kendini Gören Göz

 

“insan ancak yüreğiyle doğru görebilir;

öz, gözle görülmez.”

Antione de Saint Exupery

 

Sanki daha çok bekleyen, daha az vareden ve yapan bir yanımız var. Sözlerimiz daha çok (başkaları tarafından) yapılanlara dair. Onlar için harcadığımız enerji en çok bizi engelliyor ve durduruyor aslında. Kendine bakmanın ve oradan yola çıkarak yapmaya başlamanın zorlayan (ama bir kere başlanıldığında da sonrasının hem çok keyifli olduğu, hem ferahlattığı ve çok iyi gelen, gelecek olan) yanı bizleri hızla çemberin dışına atabiliyor ve kendi zamanımızı, kendimizdeki zamanı keşfedip, oradan hareketle bir şeyler yapmaya başlamak yerine, dışımızda olanları, kişileri ve yapılanları izleyerek uzaklaşabiliyoruz kendimizden, kendimizde olandan. Dünyaya kendi gözlerimizle bakmak, kendi sözümüzün peşinde olmak ve hayata daha çok kalbimizle katılmak yerine, başka bakmalara, bilinmedik, yabancı iç-dış dünyaların tanıklığına ve ifadesine hapsolabiliyoruz. Önceliği kendimize vermeyince de edilgenliğimiz çoğalıyor. Asıl kaynağın içimizde olduğunu, başkaları ve yaptıklarıyla ancak kendimizle karşılaştıktan sonra karşılaşmamızın çoğaltabileceğini farketmemekte bazen fazla ısrarcı olabiliyoruz.

Ve giderek içinde daha az ben’in olduğu bir dünyanın insanı oluyoruz.

Sessiz, sonrasız, kırılgan, çekingen ve uzakta...

Kendimizle, kendimizdekilerle yüzleşememek, dokunamamak, soramamak ama gitgide kronikleşen bir iç sıkıntısının ardından dünyaya derin bir nefes alıp, üzerimizdeki kalınlıkları, fazlalıkları ve kırılganlıkları atıp da bakmayı becerememek.

Hayallerin durdurulması, bir iç kuruması, isteksizlik ve sıkışma...

Hayatlarımızı böyle yaşamaya ya da sürdürmeye mahkum olduğumuz umutsuzluğuyla, gözlerdeki pırıltının sönmesi, yüzlerdeki aydınlığın gölgelenmesi ve suskunluk...

Giderek uzaklaşması hayatın bizlerden ya da bizim uzaklaşmamız hayattan, hayatın içindekilerden. Tüm haksızlıkların üzerimize durduğu, kendimize ait odalarımız ya hiç ol(a)madığı ya da zamanla küçüldüğü için hissettiğimiz kimsesizliğe duyduğumuz derin öfke... Kendindeki, içindeki ötekileri aramak duygularını görmek, tanımak ve bir iç yolculuğu-seyri başlatmak yerine olamayanlardan ve yapamadıklarımızdan dolayı hep başkalarını suçlamak.Bir yanda da Antione de Saint Exupery’nin; “işte benim sırrım, çok basit bir sır” diye başladığı sözleri: “insan ancak yüreğiyle doğru görebilir, öz, gözle görülmez.”

 İçimizde birikenleri ifade etmenin, bir yolunu bulup dışavurmanın yollarından biriyse fotoğraf; baktığını yüreğinle görebildiğinde ve öyle çekebildiğin kadar fotoğraf olur. Ve izleyiciye de öyle (b)akar. Bir kerelik değil, öylesine değil ama kalbine ve duygulara ayna tutarak... Tuttuğunda eğer kimse yoksa, fotoğrafta kendinden bir izi süremiyorsan yani, o zaman çektiğin yüreğinden gördüğün değil, gözünle baktığındır bir tek. Eksiktir, uzaktır. Sahici değildir. Duygudan değil, hesaptan, öylesine deklaşöre basılmışlıktan bir manzara yahut bir insandır ama özünde çok değil, sonrasızdır. Yanlış değil ama dışardandır. Çağrıştır(a)maz ve karşılamaz ötekini; içimdeki ben’i, bendeki soruları, çalkantılarımı, duygularımı, sözlerimi, seslerimi, korkularımı ve kimi kaçışlarımı. Fotoğrafla dokunduğum hayat değil, hayattaki ben değildir. Benden uzak, zamandan ayrı bir bakmadır. Karşındakine ancak kendine bakabildiğin kadar bakar, yaklaşabildiğin kadar dokunursun. Ancak yoğun bir “iç seyir” ve temas çoğaltır. Görüntü içinin aynasında o zaman belirir. Baktığın aynalarda ve fotoğraflarda kendine ancak o zaman rastlar, ancak temas ettiğinde yakınlaşırsın. İşte o zaman başlar insan fazlalıklarından arınmaya, iç/öz güzelliğiyle buluşmaya. İşte bu değen bir yolculuktur.

“Öteki’nin eleştirisi, daima bir öz-eleştiriyle elele gitmelidir. Bu yaklaşım kişiye çoğul perspektifler, “bakışlar” kazandırır ve başkalarının bakışından, konumundan dünyayı ve kendimizi “seyretmek”, bütün o bakışların sunduğu, sunabileceği katkıların hakkını verebildiğimiz ölçüde, yeryüzünü ve toplumu gerçekten bir çoğulluk mekanı olarak kavrama, farklılığı aynılığa dönüştürecek bir bela değil de, şükredilecek bir şey olarak görme ve böylece Hannah Ardent’in sözünü ettiği “genişletilmiş zihin”e ulaşma çabasında mesafe kaydedebiliriz.” (1)   “Başkalarını “bilmek” ve yorumlayabilmek için kişinin kendisini “bilmesi” ve yorumlayabilmesi gerekir.” (2) Ancak o zaman hayatı bir edilgenlik çerçevesinden değil, katılım, çoklu bir içgörü zenginliğiyle yaşayabiliriz. Çünkü, “bakış açısı dediğimiz şey, yalnızca maddi koşullarımızdan ve ilişkilerimizden değil, onlara ilişkin kavrayışımızdan, bilincimizden üretilir.” (3) 

Bakmak izlemektir; kendini ve/ya ötekini ve ortaya çıkarmaktır söylenmemiş olanı, o ana kadar öyle bakılmamış olanı. Bir yeniliktir, başka’ya başka bir bakmadır. Salt bir göz gezdirme değil; hissetme, dokunma, görme, anlama, yorumlama ve en sonunda da deklanşörün çıt sesindeki yapma-ifade-kaydetme sürecinde yani fotoğraflama anında durdurulan, bakılan gerçek zamanın sesidir. Hiçbir şeyin dışardan göründüğü gibi olmadığını bilerek; ayırdetmek (ve) başkalaştırmaktır. Farkın ve farklılıkların sınırlarını kalınlaştırmaktır. Tüm bakmalar ve yaklaşmalar ilk önce sezgisel olabilir, “sorgulanmamış varsayımlarımızın ve önyargılarımızın sınırlılığını taşıyabilir.” (4)  Yakınlaşmak isteği ancak “başka” olan hissedildiğinde kuvvetlidir. Daha içerden bakıp, kopan fırtınaları, sessiz, sakin limanları görebilmek ve sevebilmek içindir. Çünkü hiçbir fotoğraf sevmeden gelmez, bakmaz ve bulmaz fotoğrafçıyı. Fotoğrafçı sınırlarda dolaşır, sınırları zorlar ve araştırırken kendinde gördüklerini, ilk defa karşılaştığı için korktuklarını ve tüm bunlardan geriye kalan, derinleşen bir görüntüyü bile olsa bir insanın kendine bakışından ararken; hiç beklemediği bir anda  karşılaştığı “o” görüntüye ait bir soruyu, evet en az bir soruyu fotoğrafına da taşıyabilirse, işte o zaman sürekli olabilir o fotoğraf.

Ve belki ancak böyle olursa; bir fotoğraf, zamanın dondurulmuş, gerçeklikten yalıtılmış, bindebirine sıkıştırılmış yani hayattan uzak bir anı olma suçundan beraat edebilir ve başka hayatlara, zamanlara hem bakabilir hem de kalabilir. İnsanlara ve duygulara nüfuz edebilir. Belki ancak o zaman ; “farklı yaklaşımaları dinleyebilmek, anlayabilmek, özümseyebilmek ve oradan hareketle başka ufuklara yelken açabilmek mümkün olabilir....(5) 

Yani; önyargılarımızın bizi daraltan, sınırlayan yüzünden kurtuldukça,

Yani; daha içimizdeki, daha örtünmesiz, daha çıplak kendimizle buluştukça,

Yani; kendimize dokunabildikçe,

An’lar çoğalmış, hayatlarımıza vurmuş, içlerimize seslenmiş, sinmiş ve bizleri bilmediğimiz serüvenlere, yepyeni heyecanlara ve karşılaşmalara taşımış olur.

Çünkü ömrü(müzü) hayat yapmanın yollarından sadece biridir fotoğraf.  Ve yaşamak; çoğalmanın, dünyaya her gün artan bir başkalıktan, bir rengahenkten bakmanın saklı görüntülerini bir bir bulmak ve çekmeye başlamak olur. Kendisine yüklenen yeni bakmaları boşa çıkarmadan dolmayabaşlar an’lar; yüzler ve sesler iner önce zamana sonra da fotoğrafa. Perde aralanmış ve arkasına geçilmiştir suretlerin ve kendileri hayat olmuştur. Suskunluklar bitmiş, diller çözülmüş, gözler bakmaya, eller dokunmaya başlamıştır sevgilere... yarım kalan/kalmış her duygu bir fotoğrafta kendini bulmakta ve tamamlamaktadır. Yüzler, tıpkı kalpler(imiz) gibi bakmaktadır bizlere, fotoğrafçıya ve hayata.

Kendi zamanını bekleyen görüntüler buluşmaktadır an’larıyla birer birer...

Sonrası kalmamış, sonraya başlanmış ve fotoğraf gelmiştir artık hayatlarımıza... 

Laleper Aytek

fotoğraf, fotoğrafçı
fotoğraf, fotoğrafçı