İzmir’de, Alsancak’ta,
Kıbrıs Şehitleri cad. 48 A/B adresinde İletişim Kitabevi’nin içinde
yeni bir fotoğraf galerisi açıldı. Galerinin ilk sergisi Ekim
ayında (5-31 Ekim 2004) GA’nın Genç Soluklar II’de yer alan fotoğrafçılardan
Sinem Dişli’nin “Kaygı” başlıklı
fotoğraf sergisiydi. Sinem Dişli’nin çalışmaları ilk, GA’nın Genç
Soluklar II’deki “Kaygı-Kaygısızlık” s/b dizi fotoğraflarıyla
dikkatimi çekmişti. Sonradan fotoğrafla ilişkisinin sadece 3-4
yıllık bir geçmişi olduğunu öğrendim ve diğer işlerini de gördüm.
Sinem’in önünde bundan sonra Marmara Üniversitesi’nde fotoğraf
yüksek lisans çalışmalarıyla birlikte İstanbul’da devam edecek
uzun ve fotoğraf adına iyi işler üreteceğine inandığım bir yol
olduğunu düşünüyorum. İletişim Kitabevi Fotoğraf Galerisi’nin
Türkiye’nin kaçıncı fotoğraf galerisi olduğunu bilmiyorum ama
İzmir’deki ilk fotoğraf galerisi olan ve Canon/Yalçınlar tarafından
açılan galeriden sonra (yanılmıyorsam 2.) İletişim Kitabevi Fotoğraf
Galerisi’nin başlangıç çalışmalarında, “ne(ler) yapalım, nasıl
yapalım” döneminden başlayarak İletişim’cilerle birlikte bir fotoğraf
galerisi yapılanması ve yapılabilecek diğer etkinlikler üzerine
çalıştığım, böyle bir çorbada benim de tuzum olduğu için mutlu
olduğumu söyleyebilirim.
Mutluyum, çünkü çok değil bundan 3-4 hatta belki
de sadece 2 yıl önce bile fotoğraflarımı sergilemek için başvurduğum
birkaç (tabii resim sergileri açan) galerinin; “fotoğrafın satış
şansı yok” ya da “doluyuz” geçerli! sebepleriyle fotoğraf sergisi
açmaya yanaşmadıklarını, fotoğrafçıların uzun yıllar işlerini
sergileyebilecekleri bir galeri bulmakta çok zorlandığını, fotoğrafın
Türkiye’de yeterli kabul ve ilgi görmeyen, yayını ve satışı olmayan
(fotoğraf kitabına, yayınına ve satışına talep yoktur ya da
varolan talep o kadar sınırlıdır ki bu galericileri fotoğraf sergileri
açmaya ve yayıncıları da fotoğrafla ilgili yayınlar yapmaya yöneltmez.
Tüm bu bilgilere rağmen bir fotoğraf kitabı basılsa bile maliyeti
yüksek olduğu, dolayısıyla kitabın satış fiyatı yüksek olacağı
için satılmayacaktır ve satılmaz da.... Aynı şey sergilenen fotoğraflar
için de geçerlidir. Bir fotoğrafçı eğer sergi açmak istiyorsa
açılış kokteyli, salon kirası dahil tüm masrafları da üstlenir.
Galeri ise davetiye basmak gibi masraflı bir tanıtım yerine daha
masrafsız bir yöntemle e-mail yoluyla –ki oldukça etkin bir yol-
tanıtım yapmaktadır. Sergi açarken en zorlanılan şey fotoğrafları
fiyatlandırmaktır. Bu temelde Türkiye’de bir fotoğraf satış piyasasının
henüz oluşmamış olmasından kaynaklanmaktadır. Bu kısır döngü küçülüp
yokolacağına çoğalmakta ve fotoğraf üzerine kitapsızlığımız ve
satışsızlığımız ne yazık ki yıllardır devam etmektedir ve öyle
görünüyor ki bir süre daha edecektir de... Açtığı sergilerden
kazandığı parayla yaşayabilen ilk fotoğrafçıya Türkiye’de hangi
tarihte rastlanacağını ya da bunun mümkün olup olamayacağını öyle
merak ediyorum ki? Ama fotoğrafçı yola çıkarken bunları bilir
ya da kısa sürede öğrenir ve sergiler dışında fotoğraftan para
kazanacağı diğer alanlarda da –reklam, tanıtım, dergi fotoğrafçılığı
gibi- çalışır. ) bir alan olduğunu bilen bir fotoğrafçı olarak,
iyi işler yaptığını gördüğüm fotoğrafçılara bir fotoğraf galerisinde
sergi açıp açamayacaklarını soran kişi olmak beni mutlu ediyor.
İletişim camiasına fotoğraf dünyasına katkıları
nedeniyle buradan teşekkürlerimi gönderiyorum. Hele böylesi
bir soruyu yöneltebileceğim, işleri sağlam ve klişe bir söz gibi
gelebilir ama “gelecek vaad eden”, ilk işlerinden/sergilediklerinden
önümüzdeki yıllarda iyi işler ortaya koyacaklarının ipuçlarını
veren genç fotoğrafçıların olmasını Türkiye’de fotoğraf adına
önemli buluyorum. 15 yıl önce, değil fotoğraf sergisi açacak bir
mekan bulmak, işlerimizi gösterebileceğimiz fotoğrafçılarla karşılaşmak,
konuşmak, sohbet etmek bile zordu. Fotoğrafa ilk başladığım yıllarda
asistan olmak, stüdyoyu, reklam fotoğrafını öğrenmek istek ve
hevesiyle görüşmeye gittiğim ve hepinizin de tanıdığı 2 fotoğrafçımız
tarafından, “bir kadın asistana değil, daha güçlü kuvvetli birine,
bir erkek asistana ihtiyacım var” sözlerini duyduğumda ilk tepkim
çok kızmak olmuştu ve bu yaklaşımın cinsiyetçi yanını o zaman
anlamadığım için bir tek “ben de taşıyabilirim” demekle kalmıştım,
tam neyi taşımam gerektiğini bilmesem de... O sırada aklıma; “siz
asistan değil, aslında hamal arıyorsunuz!” demek de gelmemişti.
Gelse bile cesaret edip söyleyebilir miydim, emin değilim. Bu
cesaret kırıcı sözler ve görüşmelerden sonra kolaylıkla fotoğraftan
vazgeçebilir ve eğitim gördüğüm alanda ekonomi ile ilgili bir
işe girebilirdim ve herhalde daha “garantili”, ailemi daha az
sıkıntıya sokan bir çalışma hayatım olurdu. Vazgeçme eşiğine geldiğim
pek çok zaman oldu ama, sonunda vazgeçmeyip fotoğrafla kaldığıma
bakınca ve uzun yıllardır biliyorum ki; fotoğraf hayatımın önemli
ve yaptığım için bana iyi gelen bir parçası. Bu yıllarda fotoğrafa
bakışım dışardan içeriye doğru bir süreç izledi. Bu iç-seyir süreci
yaşadıkça ve fotoğrafla uğraşmayı sürdürdükçe devam edecek gibi
duruyor. Bu iç(e) bakış ve kendimle karşı-laşma süreci kendime
ait fotoğraflarıma yakınlaşmanın bana en sahici, en yakın gelen
yöntemi. Cem Çetin’in yeni kitabı “Bedava Gergedan”la ilgili kendisiyle
yapılan ropörtajda (GA, sayı:37) metin-fotoğraf ilişkisi üzerine
söylediği; “altındaki metinle birden bire başka bir şeye dönüşüyor”
yaklaşımıyla, “bir fotoğrafın oluşturacağı çağrışımları denetleyememe”
rahatsızlığını -katılmasam da- anlıyorum ama galiba hâlâ açıklamaya,
söze gerek duymayan, kendi başına ve her bakan için ayrı bir hikayesi
olabilen görüntülerin peşindeliğim sürüyor. İzleyicinin bakma-algılama-anlama-yorumlama
sürecinde tıpkı benim bakma-görme-seçme-çekme sürecinde olduğum
gibi özgür ve tek başına olmasını daha fotoğrafa ait buluyorum.
Söyleyecek sözüm olsa bile bu sözün, gözümün-ruhumun-kalbimin
gördüklerini ve göstermek istediklerini gölgelemesinden, sınırlandırmasından
ve bir tek bana ait cümlelere hapsetmesinden hoşlanmıyorum. Sanki
fotoğrafı eksilttiğimi düşünüyorum. Çünkü bence her görüntü kendi
yaşam alanının sınırlarını kendi gösterdiklerinde ve gösterdikleriyle
belirlemelidir. Niyetim burada(n) sizlere uzun uzun kendi fotoğraf
tarihimi ya da fotoğrafa dair görüşlerimi anlatmak değil. Ama
yeni bir fotoğraf galerisinin açılmasıyla birlikte ve özellikle
genç fotoğrafçılarla yaptığım görüşmeler sonrasında düşündüklerim
beni fotoğrafa ilk başladığım yıllara, o yılların koşullarına
daha doğrusu koşulsuzluklarına götürünce, 15 yıl öncesini hatırlayarak,
“neydi, ne oldu, oluyor” düşüncelerimi sizlerle de paylaşmak istedim.
Tekrar geriye dönecek olursam, Türkiye’de tanıtım
fotoğrafının (ve aslında genel anlamda fotoğrafın) gelişmesinde
ve profesyonelleşmesinde reklam sektörünün kaydettiği hızlı gelişme
nedeniyle sektörden gelen profesyonel iş-fotoğraf talebinin önemli
payı olduğunu düşünüyorum. O yıllarda profesyonel ya da amatör
ama fotoğrafla ilgilenen hemen herkes kendi yöntemiyle, biraz
el yordamıyla ve ancak piyasadaki ve/ya kendi kısıtlı imkanlarıyla
birşeyler yapmak, keşfetmek durumundaydı. Kimi zaman film bulamazdık,
kimi zaman da banyo kimyasalları ya da baskı yapacak kağıt. Stüdyo
için malzeme (ışık vd. aksesuarlar) almak istediğimizde hem alternatifler
sınrılıydı, hem de gelmesi en az 2-3 ay sürerdi. Bir ikincisini
bulmak bir, iki günde hatta bir haftada bile mümkün olamadığı
için çekim ortasında bozulan senkron kablosunu elektrikçiye tamir
ettirmeye çalıştığımı, bozulan jeneratörü tamir edecek tek ustanın
Maltepe’den iş çıkışında gelmesini en az 15 gün beklemek zorunda
kaldığım zamanları çok iyi hatırlıyorum. Bugünse fotoğraf dünyasının
kalbi durumundaki Sirkeci piyasasının o günleriyle bugün arasında
oldukça büyük farklar olduğunu yine sevinerek söyleyebiliyorum.
Artık ekipman anlamında neredeyse herhangi bir sıkıntı çekilmiyor,
örneğin flaşınız bozulduysa aynı gün tamir edilebiliyor, yedek
parçalar hemen bulunuyor ya da eksik bir parçanın temini üç, dört
günden fazla sürmüyor. Teknolojiler değişiyor, malzemeler, modeller
hızla eskiyor, tüketiliyor ve dijital çağda yenilikleri, üretilen
makineleri, pikselleri izlemek de bile zorlanıyoruz. Değişiklikler
artık aylarla sınırlı. Üç ay önce bir arkadaşım arabasını değiştirirken,
bir başak model araba beğendiğinde; “arabamı değiştirmek istiyorum
ama ustamı değiştirmek istemiyorum” demişti. Arabasını aldığından
beri aynı usta tamir ediyordu ve ustasına duyduğu güvenle aklı,
gözü arkada kalmadan arabasını tamire bırakıyordu. Hayyam Pasajı
3.katta yıllardır aynı dükkanda fotoğraf makineleri satan Kenan
(Akkaya)’da benim için fotoğrafa başladığımdan bu yana hep böyle
biri oldu. 15 yılda aldığım ya da değiştirdiğim fotoğraf makinesinin
sayısını hatırlamıyorum, teknolojiler değişti, modeller eskidi,
eski gövdeler ve objektifler yenileriyle takas edildi ama benim
makinelerimi aldığım kişi, adres hiç değişmedi.
15 yıl gibi bir sürede, Türkiye’de dünyayı geriden izleyerek olsa
da fotoğraf alanında hızlı, büyük ve önemli adımlar atıldı. Bu
adımların bence en önemlilerinden biri de üniversitelerde fotoğraf
bölümlerinin açılmasıydı. 80’li yıllarla birlikte fotoğraf artık
okullu da olmuştu (Mehmet Bayhan’ın, Güler Ertan’ın ve daha pekçok
hocanın bu konudaki katkı ve çabalarını hep hatırlayarak).
Bu sürede fotoğraf henüz satış ve yayın alanında
(kitap, dergi) değil ama eğitim, çekim, baskı, sergi ve diğer
etkinliklerle birlikte fotoğrafın değişik mecralarda daha profesyonelce
kullanımı, sunumu, çekimlerin giderek daha ehil eller, bilen kişilerce
yapılmasının talep ve tercih edilmesi ciddi bir profesyonel fotoğrafçı
arzını da beraberinde getirdi. Yayın alanındaki gibi kısır olmayan
bu döngü, profesyonel fotoğrafçı ve profesyonel çekim arz-talep
sarmalını çoğaltarak büyüttü.
Yirmibirinci yüzyıla gireli dört yıl oluyor ama Türkiye’de
yayınlanan fotoğraf kitaplarının bir kütüphanenin tek bir rafını
bile doldurup dolduramayacağından doğrusu çok emin değilim. Yayınların
çoğu yayınevleri tarafından değil ancak sponsorların desteği ile
gerçekleştirilebiliyor. Yayınlanan fotoğraf dergisi sayısı ne
yazık ki bir elin parmaklarından az! Yalnızca 15 yıldır değil
çok daha uzun bir süredir süreli yayınların sürekliliği mali koşullar
nedeniyle sağlanamıyor. Yine de Türkiye’de ve dünyada fotoğraf
alanında olanları anında internetten izleyen bir kuşak artık eskiden
olduğundan çok daha fazla habere, bilgiye ve kaynağa hızla ve
doğrudan ulaşabiliyor. Globalleşmeyle, tek bir “bağlan” komutuyla
onbeş yirmi saniye içinde dünyayla bağlantı kurulabilen günümüzde,
sadece Türkiye içinde değil ama dışında da neler yapıldığına bakılmaya,
dünya fotoğrafı izlenmeye ve işler görülmeye başlandı, yabancı
fotoğraf kitapları az da olsa Türkiye’ye gelmeye, satılmaya başladı
ve fotoğrafın eline her makine alanın ya da deklanşöre bir kere
basmış olanın yapabildiği, yapabileceği, kendini fotoğrafçı zannedebileceği
bir alan olmadığı, olamayacağı, fotoğrafın bundan çok daha fazla
bir şey olduğu yavaş da olsa anlaşılmaya başlandı!
Bu değişikliklerle birlikte fotoğraf alanında yaşadığımız
gelişmelerin çekilen fotoğraflara içlerimizi titreterek yansıdığı,
teknolojiyi kullanmakla birlikte (hangisini kullanırsak kullanalım:
ister konvansiyonel yöntemi, ister de dijital yöntemi) gerçek
fotoğrafın gözün-kalbin ve ruhun aynı hizaya gelmesiyle çekilen,
çekebildiğimiz görüntülerde saklı olduğunu unutmadan, fotoğraf
galerilerinin arttığı, fotoğrafların satıldığı, kitapsızlığımızın
fotoğraf üzerine yayınlarla (albümler, dergiler ve yazılar) yer
değiştirdiği ve çoğaldığı zamanların çok uzağında olmadığımızı
düşünerek bitirmek istiyorum yazımı...
Laleper Aytek
Ekim 2004 Bodrum
|